Sonbaharla birlikte İstanbul’da yaşam yine yağmura ve su baskınlarına teslim oldu.

Her yıl yaşanan bu akıl almaz durum üzerine TV haberlerinde, tartışma programlarında yine birçok şey söyleniyor, metrekareye düşen yağmurdan yakınılıyor, çeşitli kurumların hizmetlerindeki yetersizlikler anlatılıyor.

Yıllar önce İzmir’de de benzer olaylar yaşanır, benzer tartışmalar yapılırdı. En yakınında çalışan uzmanlardan olduğum merhum Piriştina’nın Büyükşehir belediye başkanlığı döneminde yapılan çalışmalarla yüz dolayındaki dere ıslah edildiği, düzenli olarak mazgallar temizlendiği için, her sağanak yağmurda kentin su baskınıyla karşı karşıya kalma tehlikesi önemli ölçüde azaltılmıştı. Ancak kimse, İzmir’de artık su baskını yaşanmayacak diyemiyordu. Başkan Piriştina, Meteoroloji’nin her sağanak yağmur alarmında endişeye kapılırdı. Çünkü dere yatakları ıslah edilmişti, İZSU mükemmel çalışıyordu ama kenti biçimlendiren imar düzeni olduğu gibi duruyordu.


***

Büyük kentlerimizdeki su baskınlarından sonra yapılan suçlamalar ve sorumlu görülen kuruluşlara yönelik eleştiriler nedense, onlarca yıldır ülkemizde egemen olan “imarcılık” anlayışını hedef almıyor. Eleştirilerin muhataplarının da bu konuya girmemeye özen gösterdikleri dikkat çekiyor. Eleştirenler ve eleştirilenler arasında sanki bu konuda bir uzlaşma, bir ittifak var gibi görünüyor.

1950’li yıllardan beri yürürlükte olan imar mevzuatı “plancılığı, planlı kentleşmeyi” değil, onu da başaramamış olsa da “imarcılığı, imarlı kentleşmeyi” kurgular. “Kent planlamayı” imar planı çizimine indirgemiştir. Yapılan eleştirilerde bu konuya hemen hiç değinilmemesi düşündürücüdür.

Onlarca yıldır ülkemizde hazırlanan imar planlarının –birkaç ayrıksı durum dışında- tümü, kentsel araziden en yüksek “rantı” elde etmenin başlıca aracı olarak kullanılmış ve bu nedenle, söz konusu planlar, “rant yaratmak ve yaratılan rantı arazi sahipleri arasında paylaştırmaktan” başka bir işe yaramamıştır.

İmar planlarının kapsamadığı -kentle bütünleşememiş, arazi sahibi olmayan, kirada yaşayabilecek düzenli gelirden bile yoksun- insanlar, ülkemize özgü biçimde “gecekonduyu” keşfederek kendi başlarının çaresine bakmışlardır.

Bilmem daha önce duymuş muydunuz? 1966 yılında çıkarılan 775 sayılı Yasa’da gecekondu; “imar ve yapı işlerini düzenleyen mevzuata ve genel hükümlere bağlı kalınmaksızın, kendisine ait olmayan arazi veya arsalar üzerinde, sahibinin rızası alınmadan yapılan izinsiz yapılar” biçiminde tanımlanır.

Tanım doğru ama akla kimi soruları getiriyor:

· İlgili mevzuata ve genel hükümlere bağlı kalınmaksızın bir yapı nasıl yapılabiliyor?

· Mülkiyeti önemseyip kutsayan bir düzende, insanlar kendilerine ait olmayan bir arazide sahibinin izni olmadan nasıl bina yapabiliyor?

· Devlet, yasalarına, yönetmeliklerine uyulmasını sağlamaktan, kutsadığı mülkiyeti korumaktan aciz midir?

Konu, gözden kaçmış, ücra yerlerde yapılmış 3-5 yapı olsa bu sorular çok anlamlı değildir ama ülkemizdeki büyük kentlerin günümüzde kapladıkları ve olması gerekenden çok daha geniş alanlara yayılma doğrultusunu büyük ölçüde 1950’li yıllardan bu yana yapılan o gecekondular belirledi. Büyük kentler içinde yer alan bugünkü birçok ilçe o gecekondularla oluşmuştu.

İmar afları, imar barışları yaşananların eksenindedir. Bu yasalar sayesinde olağan imarcılık anlayışından yararlanan mülk sahipleri ile gecekonducular arasında çıkar birliği kurulmuştur.

İki kesimin de bu imar düzeninden herhangi bir rahatsızlıkları yoktur ama sağanak yağmur ya da deprem gibi olağan bir doğa olayı afete dönüştüğünde ya birbirlerini kıyasıya suçlarlar ya da “takdir-i ilahi” der, çekilen sıkıntıya katlanırlar. Yararlandıkları düzeni asla sorgulamazlar.

· Derenin taşkın alanına apartman oturtan yurttaş, beline kadar su içinde bas bas bağırarak yetkilileri suçlarken, ona orada o yapıyı yapma olanağı veren imar düzenine toz kondurmaz.

· Sel tehlikesine karşı okulları tatil eden kamu yöneticisi, her şiddetli yağışta kentin olağan yaşamını altüst eden imar düzenini sorgulamaz.

· “Rant karşıtı olma adına” çok katlı yapılaşmaya itirazı olan sıradan kentli, mevcut imar düzenindeki alternatifin çeperdeki tarımsal alanların arsaya dönüştürülerek kentin daha da genişlemesi olduğunu; bunun da kente düşen yağmur suyunun toprakla buluşmasını daha çok engellediğini düşünmez.

· Su baskınını altyapı yetersizliğine bağlayan basın yayın kuruluşları, elde edilecek kentsel rant uğruna suyun toprakla buluşmasını engelleyen, akıp gitmesi için yer bırakmayan imar düzenine hiç değinmez.

Her sağanak yağışta su baskınına uğramak eğer kentlerimizin yazgısı olmuşsa, bu yazgıyı belirleyenler, kentsel araziyi sermaye yaratma, kısa yoldan emek vermeden servet edinme aracı olarak görenler; kentteki arazi rantını bölüşenler ve bölüştürenlerdir.

İnsandaki akıl, önce sorun yaratıp sonra o sorunu çözmek için kullanılsın diye değil, yanlışlar yapmayıp sorunlarla karşılaşmamak için vardır. O akıl doğanın öngördüğü biçimde kullanılıp, imarcılık anlayışından vazgeçilmedikçe, kentlerimizde daha çok su baskını yaşanacak; insanlar boş tartışmalarla oyalanacaktır.