Felsefeden psikolojiye, biyolojiden günlük yaşama değin çok geniş bir alanın konusu olan AKIL, “insanın çevresini ve kendisini anlama, kavrama, değişkenler arasında ilişki kurma, analiz etme ve kendince bir karara varma yeteneği” biçiminde tanımlanıyor.
Bu tanım; aklın, insanın doğuştan sahip olduğu, düşünme, muhakeme etme (yargılama) ve problem çözme becerilerinin birleşmesiyle oluşan ve onu öteki canlılardan ayıran en önemli güç olduğunu ortaya koyuyor.
İnsan, doğadaki fiziki gücü en az ve en dayanıksız canlılardan birisi olmasına karşın, yalnız ve özgürce yaşadığı yüz binlerce yıl boyunca yararlandığı bu büyük güç sayesinde varlığını koruyup sürdürerek kendisini geliştirmeyi başarmıştır.
O yüz binlerce yılda insan;
- Olaylar ve olgular arasında neden-sonuç ilişkisi kurmayı,
- Edindiği bilgiyi anlamayı, o bilginin derinliğini ve arka planını düşünmeyi,
- Karşılaştığı yeni ve karmaşık durumlarda geçmiş deneyimlerinden yararlanarak çözümler üretmeyi,
- Adalet, zaman, sayısal değerler, özgürlük gibi fiziksel olmayan kavramları zihninde canlandırıp üzerine düşünmeyi,
Öğrenmiş ve "her konuda ilgili tüm verileri toplayıp, nesnellikle, somut kanıtlara dayanarak, önyargısız analiz edebilme ve değişen koşullar karşısında kararlarını değiştirebilmeyi" sağlayan “akılcı düşünme” becerisi kazanmıştır.
O arada insan, “yapısal/donanımsal” niteliği olan AKIL’ın yanına, bir de kendi ürettiği kurallar bütününden oluşturduğu -bilgisayardaki “yazılıma” benzeyen- MANTIĞI koymuştur.
Bu gelişmeyi izleyen sonraki on binlerce yıl insan, aklının yanı sıra “mantığını” da kullanagelmiş, hemen her sorunla ilgili olarak ürettiği alternatif çözümlerden kendisince en mantıklı olanını seçerek yoluna devam etmiştir.
İnsanın “avcı/toplayıcı yaşam biçiminden tarıma ve yerleşik düzene; mülkiyetsizlikten özel mülkiyete, yalnız başınalıktan aileler/kabileler/kavimlerden oluşan topluluklara; yönetimsizlikten yöneticiler belirlemeye, devletler kurmaya; ordular, kolluk güçleri, mahkemeler, hapishaneler oluşturmaya” değin -kimisi günümüzdeki pek çok sorunun kaynağı da olan- yaptığı bütün köklü değişiklikler aklıyla ürettiği, mantığıyla seçtiği kararlarla gerçekleşmiştir.
Ancak her yazılım gibi mantık da bir tür yazılım olduğu için dışarıdan virüs kapmaya açıktır. Duygular, ön yargılar, dogmalar, inançlar, alışkanlıklar, aidiyetler bu yazılıma bulaştığında ve onu nesnellikten koparıp aklın önüne koyduğunda insanın, mantıklı görünen ama aslında tamamen akıl dışı kararlar almasına da yol açabilir. İnsanlık tarihi bunu kanıtlayan sayısız örnek olayla doludur. Bu nedenle, "her akılcı karar mantıklı olsa da her mantıklı kararın aynı zamanda akılcı olduğu" söylenemez.
Nitekim, bireylerin, toplulukların, halkların, ülkelerin, hatta dünyanın yaşadığı tüm sıkıntılar, bunalımlar, savaşlar, çevre felaketleri; iktisadi, toplumsal ve siyasi olumsuzluklar aslında karar vericiler ve destekçileri için mantıklı ama akıl dışı olan kararların ürünüdür.
Mantığı virüsten temizleyen ve koruyan tek antivirüsün bilim ve kanıtlanmış bilimsel bilgiye dayalı nesnellik olduğu her an göz önünde bulundurulmalıdır.
***
İnsanlık tarihinde, bugünü daha iyi anlamak için çok değerli bir başka gerçekliğin bilgisini de buluruz:
Hangi topluluk, toplum ya da kavimdeki insanların çoğunluğu, ne kadar uzak geçmişten beri “akılcı düşünme” becerisini kullanan insanlardan oluşmuşsa, onlar bu düşünme biçiminin ürünü kararlarla yönetilmişler ve günümüzde de böyle olmayan toplumlara göre çok daha mutlu yaşamaktadırlar.
Onlarca yıldan beri iktisadi, toplumsal, kültürel sorunlarla boğuşan ve bir türlü bunlardan kurtulamayan ülkemize tarihin açtığı bu pencereden bakınca da aynı gerçeklikle karşılaşıyoruz.
Tarih boyunca halkımızın yaşadığı bireysel sorunlar için ürettiği pratik çözümler ve iktidarların toplum genelini etkileyen krizleri yönetme refleksleri irdelendiğinde göze çarpan ilk gerçek, "akılcılıktan çok mantıklı kararlarla yetinilmesidir".
Kültürümüze yerleşmiş "kervan yolda düzülür" anlayışı, akılcı düşünmenin ön koşulu olan "ilgili tüm verileri toplamaya” gerek duymadan, salt deneyime dayalı olasılık hesabı yaparak yola çıkma refleksidir. Toplumumuzdaki bu yaygın ve egemen anlayış, “akılcı düşünmeye” dayalı kararlar alma ve risk yönetiminden çok, “sorunların kök nedenlerini saptamayı ve kanıt aramayı yük gören, mantıklı olsun yeter pratikliğine”, kimi zaman da fırsatçılığa dönüşmüştür. Üstelik, “kurulu düzen” de doğası gereği, her zaman sorunların kök nedenlerini ortadan kaldırarak sorunu temelden çözmek yerine pratik sonuçlar için mantıklı olanın seçilmesinin arkasındadır.
Örneğin;
- Türkiye'deki, ideolojik, siyasi, kültürel “mahalleler” gibi toplum kesimlerinin her birinde, “kendi içinde kusursuz işleyen bir mantık anlayışı” vardır. Her mahalle kendi öncüllerine dayanarak, virüs bulaşmış “mantık” gölgesinde, kendi içinde tutarlı sonuçlara varır, kararlar alır, söylemler geliştirir. Ancak bu kararlar duygulardan, dogmalardan, aidiyetlerden ve ön yargılardan uzak, nesnel düşünce ürünü olmadığı için, “akıl dışılığı” yaşamın gerçekleri karşısında kısa sürede açığa çıkar.
Buna karşılık, karar vericiler ve “mahalle” sakinleri bunu asla kabullenemezler. Yanlışı başkalarında ya da başka yerlerde ararlar. Çünkü insanlar için, “mahalleleri” bir konfor alanıdır. Orada onlara kusursuz bir "mantık paketi" sunulur; neye inanacağını, kimden nefret edeceğini, neyi savunacağını düşünmesine gerek yoktur. Bu konfor alanını sorgulamanın da mantığı yoktur! Akılcılık ise yorucudur; veri toplamayı, bilimsel kanıt aramayı, en önemlisi de ezberlerini sorgulamayı gerektirir. Yani virüs temizleme işleminin (antivirüsün) bilgisayarı kasması gibi, bunlar da insanı çok yorar.
- Yaşanan iktisadi, hukuki ya da siyasi sorunların, bilimsel ölçütlerle saptanan, kanıtlanabilir kök nedenleri aranmaz, zaten biliniyor olsa bile asla nesnel biçimde ve saydamlık içinde ortaya konup irdelenmez. Bunun yerine, o an için "mantıklı" görünen kararlarla sorunun etkilerini giderme yoluna gidilir. Bu da karar vericilerin ve destekçilerinin “en mantıklı çözüm” diye savundukları o kararların uzun vadede ülkenin akıl dışı ve yeni bir ekonomik, toplumsal ya da hukuki maliyet ödemesine yol açar.
Aslında, tarihin gerçeklik penceresinden görülen bu Türkiye manzarası bir talihsizlik değil, akılla mantık arasındaki açmaz hakkında toplumun bütün kesimlerinde gözlenen farkındalık eksikliğinin, iktisadi, toplumsal ve siyasi alanlardaki tercihlerin sonuçlarıdır. Toplumun bu niteliği, onlarca yıldır, iktidarıyla, muhalefetiyle; en sağdan, en sola siyaset dünyasını da biçimlendirmiştir.
Ülkede yaşanan yapısal sorunların kök nedeni hiç kuşkusuz egemen üretim ilişkileridir ama süreğenleşmesindeki sorumluluğun da bu ilişkileri kanatları altında koruyup kollayan “kurulu düzene” toz kondurmayan iktidarların ve halkımızın, akılcı kararlar yerine, mantıklı çözümlerle yetinme anlayışı olduğu unutulmamalıdır.
Sorunlar bellidir. Hepsi için ortak çözüm; “her mantıklı kararın aynı zamanda akılcı olmadığı” bilinciyle; mahallemizin konforuna, “mantıklı” kararların güncel büyüsüne kapılmadan, ezberlerimizi yitirme endişesi duymadan akılcı düşünme becerimize sıkı sıkıya sarılmak, en yakınlarımıza da bu çözümü anlatmaktır.