Teknoloji, özgürlük ve insanın kendisiyle ilişkisi üzerine

Çağımızda her şey hızlanıyor. Haberler, mesajlar, görüntüler, beklentiler… İnsan, yetişmesi gereken işler arasında koşarken bazen neden koştuğunu düşünmeye bile fırsat bulamıyor. Bir sonraki gelişmeye yetişmeye çalışırken içinde bulunduğu anı geride bırakıyor.

Johann Hari’nin Çalınan Dikkat kitabının düşündürdüğü önemli meselelerden biri, dikkatin yalnızca kişisel tercihlerimizle değil, içinde yaşadığımız dijital çevreyle de şekillenmesidir.

Bildirimler, otomatik oynatma ve sonsuz kaydırma gibi tasarım özellikleri, dijital platformlarda daha uzun süre kalmamızı kolaylaştırabilir. Böylece zamanımızın nasıl geçtiğini fark etmeden bir içerikten diğerine geçebiliriz. Her yeni görüntü, zihnimizin kapısını çalan başka bir davete dönüşür.

Oysa insanın zamanı sınırlıdır. Ekrana ayırdığımız her dakika, hayatımızdaki başka bir deneyime ayıramadığımız zamandır. Ertelediğimiz bir sohbet, yarım bıraktığımız bir kitap ya da yapmayı sürekli sonraya bıraktığımız bir yürüyüş… Bunlar küçük tercihler gibi görünür; ancak tekrarlandıklarında hayatımızın ritmini belirlerler.

Bu noktada özgürlüğü yeniden düşünmemiz gerekiyor. Özgürlük, her an her şeye ulaşabilmekten ibaret değildir. Bazen bir bildirime bakmamayı, bir görüntünün peşinden gitmemeyi ve zihnimizi tek bir düşünceye ayırmayı seçebilmektir.

Teknoloji elbette hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Sorun, onu kullanmamız değil; kullanımımızın amaçlarımızı ve zamanımızı farkında olmadan yönetmeye başlamasıdır. Bu nedenle çalışırken bildirimleri kapatmak, belirli zamanlarda tek bir işe yönelmek, kitap okumaya ve doğada yürümeye vakit ayırmak, sevdiklerimizle ekransız sohbetler gerçekleştirmek anlamlı başlangıçlar olabilir.

Bununla birlikte dikkat sorununu yalnızca bireysel iradeyle açıklamak yeterli değildir. Dijital tasarımların, çalışma koşullarının, stresin ve toplumsal hız beklentisinin de değerlendirilmesi gerekir. İnsan, kendi alışkanlıklarını değiştirmeye çalışırken içinde yaşadığı düzeni sorgulamaktan vazgeçmemelidir.

Çünkü mesele yalnızca daha az ekran kullanmak değil, hayatımızda neye daha fazla yer açmak istediğimizi belirlemektir.

Bir kitabın sayfalarında durmak, bir dostun sözünü kesmeden dinlemek ya da gökyüzünü sessizce seyretmek, çağın hızına karşı küçük ama anlamlı eylemlerdir. Bu anlar bize zamanın yalnızca ölçülen bir süre olmadığını, aynı zamanda yaşanan bir deneyim olduğunu hatırlatır.

Belki de hayatın derinliği, kaç şeye yetiştiğimizde değil, yaşadıklarımızın ne kadarına gerçekten katılabildiğimizde saklıdır.

İlk yazıda sözünü ettiğimiz çocuğu hatırlayalım: Yanında bir top, ayaklarının dibinde bir köpek, çevresinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya… Hayat bütün sadeliğiyle onu çağırıyor. Belki bir gün başını kaldıracak, topa uzanacak, köpekle oynayacak ve gökyüzüne bakacak.

Belki de hepimizin ihtiyacı olan şey tam olarak budur: Hayatın önümüzde akıp gittiğini fark etmek ve ona yeniden katılmak.

Çünkü insanın hayatı yalnızca yaptığı işlerden ve edindiği bilgilerden oluşmaz. Dinlediği seslerde, kurduğu bağlarda, fark ettiği güzelliklerde ve bir anın içinde gerçekten var olabilmesinde de anlam bulur.

Dikkatimizi geri kazanmak, zamanı durdurmak değil; zamanın içinde gerçekten yaşamayı yeniden öğrenmektir.