H. Cengiz TÜRKSOY
1950’li yıllardan beri bilim dünyasının konuları arasında olan “yapay zekâ”, 2022 sonrasında, “büyük dil modelleri” temelinde oluşturulan sistemlerin kullanımı yaygınlaşınca herkesin ilgi odağı oldu.
Önemli bir kesim, yapay zekanın çalışma yaşamındaki pek çok emekçinin yerini alarak işini yitirmesine yol açacağından yakınıyor. Kimileri de “bilinç kazanıp denetimden çıkarak insanları köleleştireceği” ya da “insanların kitleler halinde ölümüne yol açabileceği” gibi akıl almaz “kıyamet” korkuları üretiyorlar.
Geçtiğimiz günlerde yapay zekâ üreticilerinden Microsoft'un kurucusu Bill Gates de bir TVprogramında, “yapay zekanın kötü niyetli kişilerin elinde bir milyar insanın ölümüne yol
açabilecek küresel felaketleri tetikleyecek kadar güçlü bir silaha dönüşebileceğini” söyleyerek korku üretenlere katılmış.
YAPAY ZEKÂ NEDİR?
Yapay zekâ kabaca; “insan zekasına özgü öğrenme, akıl yürütme, veri analizi ve sorun çözme gibi karmaşık bilişsel yetenekleri, algoritmalar ve yoğun işlem gücü yardımıyla taklit eden bilgisayar sistemleridir” biçiminde tanımlanıyor.
Bu tanıma göre yapay zekâ, “insanlığı angarya işlerden kurtarabilecek potansiyeli olan, çalışma saatlerini köklü biçimde azaltabilecek büyük bir üretici güç sıçramasıdır”. Bu anlamda, insanlık tarihi boyunca üretici güçlerde insan emeği ile gerçekleştirilen en önemli gelişmedir.
Ancak, kapitalist sistem içinde bu teknoloji, potansiyeline uygun olarak ortak refahını geliştirmek için insanlığın değil, kazançlarını sınırsız artırmak için üretim araçlarının mülkiyetine sahip az sayıda sermayedarın hizmetindedir. Çünkü, milyonlarca yazılımcı, yazar, analist, bilim insanı ve tasarımcının onlarca yıllık emeklerinin ürünü milyarlarca veriye dayanarak var olan yapay zekâ bu niteliğine karşın, anonim değil birkaç teknoloji tekelinin elindedir. Bu nedenle, yapay zekanın potansiyeli ile kapitalist üretim ilişkileri arasında yapısal bir çelişki vardır.
Dünyanın en zenginleri arasında bu tekellere sahip olanların ilk sıralarda bulunması rastlantı değildir.
***
Yapay zekâ, insanlara günde birkaç saat çalışıp kalan zamanı sanata, felsefeye, düşünce üretimine, spora ayırabileceği bir “bolluk ve özgürlük düzeninin” teknik altyapısını sunuyor ama kapitalist üretim ilişkileri bu teknolojinin insanlığa sağlayabileceği yararların önünde dev bir engel olarak duruyor. Tüm üretim araçları gibi yapay zekâ bileşenleri (süper bilgisayarlar, algoritmalar, veri merkezleri) de özel mülkiyette kaldığı sürece, bu muazzam teknoloji insanları özgürleştirmek yerine daha da derinleştirdiği sömürü düzeninde kitlesel işsizliğe sürükleyerek insanlığı evrensel çöküşe götürecek gibi görünüyor.
SORUN TEKNOLOJİDE DEĞİL TASARIMIN SINIFSAL ÖZÜNDEDİR
Yapay zekâ bilişim meraklısı insanlarca bir yerlerde üretilip sonra tesadüfen egemen sınıfların eline geçmiş değildir. Doğrudan egemen sınıfların beklentilerini karşılamak için, onların parasıyla, onların hedefleri doğrultusunda inşa edilmiştir ve toplumun yalnızca yüzde birini oluşturan bu sınıfın elindedir.
Buna karşılık yapay zekanın, insanlığın düşmanı değil, kolektif emeğin ürettiği muhteşem bir güç olduğu da unutulmamalıdır. Öfke duyulması ya da eleştirilmesi gereken bu teknoloji değil, daha çok kâr hırslarıyla bilimsel ilerlemeyi ve yapay zekanın potansiyelini üretim sürecindeki güçlerini artıran bir silaha dönüştüren kapitalist tekelcilerin o silahı insanlığın ortak verilerini yağmalamak, emekçileri işsizleştirmek ve mülksüzleştirmek için kullanmasıdır.
***
GERÇEKLER VE YAYGARALAR
Yapay zekânın bu düzendeki kullanım biçimiyle, emekçi kitleleri işsiz bırakma tehdidi barındırdığı ve “yedek işsizler ordusunu” genişleteceği doğrudur. İşyeri kapısında bekleyen işsizlerin sayısı arttıkça, çalışan emekçilerin pazarlık gücü de düşecektir. Patronların, işi yapay zekaya devretme tehdidiyle ücretler baskılanacak ve çalışma koşulları ağırlaşacaktır.
İnternetteki yüz milyonlarca insanın ürettiği kolektif bilgi birikimi, sanat ürünleri, yazılar OpenAI, Google, Microsoft vb. yapay zekâ tekellerince ücretsiz bir ham madde olarak yağmalanmış, insanlığın ortak varlıkları şimdiden birkaç şirketin özel mülkü haline getirilmiştir.
Yeni bir kâr alanı, işçi sınıfını baskılama aracı ve ideolojik bir illüzyon olarak kullanılan yapay zekâ; bütün bunlara karşın, sınıflardan bağımsız, tarafsız ve insanüstü bir varlık gibi pazarlanıyor.
Öte yandan, yine aynı pazarlamacılar ürettikleri bilim kurgu senaryolarına benzer masallarla dünyaya yapay zekâ eksenli “kıyamet” korkuları salıyorlar. Bu bir çelişki değil, bilinçli bir taktiktir.
- Halklara “bu teknoloji nükleer silah kadar tehlikeli, denetimsiz kalırsa dünya batar korkusunu yayarak devletlerin çıkaracağı yasalarla açık kaynaklı alternatiflerin ve küçük bütçeli bağımsız yazılımcıların bu alana girmesini engelleyerek kendi tekelci konumlarını güvenceye kavuşturmak,
- Kitlelerin işsiz kalması, emek sömürüsünün derinleşmesi, telif haklarının ve ortak varlıkların yağmalanması, dezenformasyon, kitlelerin gözetimi gibi kendi yarattıkları somut, sınıfsal ve gerçek sorunlardaki sorumluluklarını teknolojiye yıkmak,
- Kapitalist sistemin yapısında bulunan büyük bir toplumsal kaos çıkma riskinin gerçekleşmesi durumunda, teknolojiyi suçlayıp sistemi aklamak için şimdiden bir ideolojik sığınak yaratmak,
İsteniyor.
Örneğin, yapay zekâ tasarımcıları ve sahipleri arasındaki Microsoft’un kurucusu Bill Gates katıldığı TV programında; “yapay zekâ araçlarıyla insanlık tarihinin daha önce görmediği kadar büyük ölçekli ve tehlikeli bir tehdit ortaya çıkabilir. Teknoloji şirketlerinin kendi güvenlik kurallarını oyması yetmez. Sektörün kendi başına yavaşlamasını beklemek de çözüm değildir. Devletler, siyasetçiler ve kolluk kuvvetleri acilen devreye girip, ‘bağlayıcı yasal düzenlemeler ve izleme sistemleri’ getirmelidir” sözleriyle tekelcilerin amaçlarını açıkça ortaya koymuştur.
***
Yapay zekâ çevresinde estirilen korku rüzgârı ne ilktir ne de sınıflı toplum düzeni sürdükçe son olacaktır. Ne zaman radikal bir teknolojik sıçrama yaşansa egemenler bunu bir korku ve tahakküm aracına dönüştürmüş, kitleler de haklı ya da haksız paniğe kapılmışlardır. Antik Çağ’da hiçbir yazılı eser bırakmamış olan Sokrates’in yazının kullanımı belleği yok edecek endişesinden, 19. yüzyılda kentlere elektrik hatları çekilmeye başlandığında, elektriğin insanı çarpıp anında öldürecek gizemli bir canavar olarak görülmesine değin insanlık tarihinde pek çok Teknoloji Paniği yaşanmıştır.
Günümüz dünyasının insanı, yapay zekâ gibi teknolojik sıçramalara tarihin gerilerinde kalmış anlayışlarla yaklaşamaz. Korku ve panik üreten egemenlerin ideolojik illüzyonlarına kapılmadan asıl niyetlerini kolayca açığa çıkarabilir ve eğer ortada bir sorun görüyorsa gerçek nedenini de çözümünü de bulabilir.
PEKİ, ÇÖZÜM NEDİR?
Sınıflı toplumlarda hemen her toplumsal sorunun genellikle, egemenlerden ve emekçi kitlelerden yana iki çözümü vardır.
- Eğer emekçiler örgütlü bir güç olarak sahneye çıkmazlarsa, birinci yol olarak egemenler sistemi sürdürmek için kendi çözümlerini üretecektir. Bu çözümler iyilikten değil, kuşkusuz sistemin çökmesini (isyanları ve pazarın yok olmasını) engelleme ve egemenliklerini sürdürme amaçlı olacaktır. Günümüzde tartışılmakta olan evrensel temel gelir ya da yapay zekâ fonları gibi iyileştirme önerileri bu çözümün ilk belirtileridir. Sermaye, kitlelere açlıktan ayaklanmamaları için yaşayabilecekleri kadar (asgari düzeyde) bir pay verip, onları “üretimden dışlanmış pasif tüketiciler” haline getirecek; “teknolojik esaret düzenini sürdürebilecektir.
- Emekçilerin sorunu yapay zekayla başlamadı. Bu teknolojik gelişme, yalnızca sermaye ile emek arasındaki temel çelişkiyi zirveye taşımakta. İkinci yol, üretimi devralarak bolluk toplumunun maddi altyapısını hazırlayan yapay zekadan insanlığı özgürleştirmesi için yararlanmaktır. Bunun için tüm üretim araçları gibi yapay zekanın da özel mülkiyetine son vermek gerekir. Emekçi kitleler sosyal bir devrimle mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek yapay zekayı ve robotları patronun kâr aracı olmaktan çıkarıp, insanlığın zorunlu çalışma süresini günde birkaç saate indirecek bir ortak refah aracına dönüştürebilirler.
Kısacası, sorunu kökten çözmek ve insanlığın geleceğini kurtarmak yalnızca toplumdaki en büyük güç olan emekçi kitlelerin elindedir. Egemenlerin “iyileştirmelerine” razı olup “sermaye düzeninin” sürüp gitmesine katlanmak da emeğin en yüce değer olduğunu yaşamın her alanında gösteren “bolluk ve özgürlük düzenini” kurmak da emekçilerin tercihine bağlıdır.