4 Kasım 2016 tarihinden beri Edirne Cezaevi’nde yatmakta olan HDP'nin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, tutukluluğunun 10'uncu yıldönümünde, “barış süreci” hakkında bir yazı yayımlamış. İyi, doğru ve güzel şeyler söylediği yazının bir bölümünde şöyle diyor:
“Atılması gereken en acil adımsa Sayın Öcalan’ın rolünü oynayabileceği statüsünün, imkanlarının ve koşullarının netleşmesidir. Bu adımın atılması uzadıkça süreç gelgitler yaşamaya devam edecektir. Sayın Öcalan’ın süreçte üstlendiği rolün gerektirdiği çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması yalnızca kendisiyle ilgili bir mesele değildir. Silahsızlanma kararının uygulanması, ortaya çıkabilecek sorunların çözülmesi ve sürecin farklı aktörleri arasında sağlıklı iletişimin kurulması bakımından gereklidir. Sorumluluk üstlenmesi beklenen bir aktörün bu sorumluluğu yerine getirmesini sağlayacak koşulların oluşturulması, sürecin kendi iç tutarlılığının gereğidir.”
Süreçteki tüm taraflar gibi o da Öcalan için “statü” belirlenmesini önemli bir sorun olarak gördüğü için üzerinde duruyor.
İmralı’da “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını” çekmekte olan PKK liderinin içinde bulunduğumuz koşullarda statüsü bellidir. Kendisini yargılayan mahkemenin kararıyla o bir “mahkûmdur”. Statüsü budur.
Ona nasıl bir başka “statü” verilebilir bakalım.
Halen yürürlükte olan 5275 sayılı CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA KANUN’un 25. Maddesinde, Öcalan gibi ceza alan mahkumların bu cezayı çekme koşulları ayrıntısıyla belirtilmiştir.
Merak edebilecekler için aynen aktarıyorum:
“a) Hükümlü, tek kişilik odada barındırılır.
b) Hükümlüye, günde bir saat açık havaya çıkma ve spor yapma hakkı tanınır.
c) Risk ve güvenlik gerekleri ile iyileştirme ve eğitim çalışmalarında gösterdiği gayret ve iyi hâle göre; hükümlünün, açık havaya çıkma ve spor yapma süresi uzatılabileceği gibi kendisi ile aynı ünitede kalan hükümlülerle temasta bulunmasına sınırlı olarak izin verilebilir.
d) Hükümlü, yaşadığı yerin olanak verdiği ve idare kurulunun uygun göreceği bir sanat veya meslek etkinliğini yürütebilir.
e) Hükümlü, kurum idare kurulunun uygun gördüğü hâllerde ve on beş günde bir kez olmak üzere (f) bendinde gösterilen kişilere, süresi on dakikayı geçmemek üzere telefon edebilir.
f) Hükümlüyü; eşi, altsoy ve üstsoyu, kardeşleri ve vasisi, belirlenen gün, saat ve koşullar içerisinde on beş günlük aralıklarla ve günde bir saati geçmemek üzere ziyaret edebilirler.
g) Hükümlü hiçbir suretle ceza infaz kurumu dışında çalıştırılamaz ve kendisine izin verilmez.
h) Hükümlü, kurum iç yönetmeliğinde belirtilenlerin dışında herhangi bir spor ve iyileştirme faaliyetine katılamaz.
ı) Hükümlünün cezasının infazına, hiçbir surette ara verilemez. Hükümlü hakkında uygulanacak tüm sağlık tedbirleri, tıbbî tetkik ve zorunluluklar hariç ceza infaz kurumlarında, mümkün olmadığı takdirde tam teşekküllü Devlet ya da üniversite hastanelerinin tek kişilik ve yüksek güvenlikli mahkûm koğuşlarında uygulanır”.
Anayasa’nın 10., Türk Ceza Kanunu’nun 3. Maddesinde “herkesin kanun önünde eşit olduğu; hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa ayrıcalık tanınamayacağı, tüm devlet organları ve idari makamların, işlemlerinde bu eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorunda” olduğu belirtiliyor.
Şimdiye değin, Öcalan hakkında verilen mahkûmiyet kararında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Ancak, “süreç” başladığından beri basından edindiğimiz bilgilere göre, Öcalan cezasını bu koşullarda çekmiyor. Statüsü değişmese de infaz koşullarının 5275 sayılı Yasa’da belirtilenlerden çok farklı olduğu anlaşılıyor. Onunla aynı cezayı almış olan öteki pek çok mahkûmun cezası Yasa’da tanımlandığı biçimde infaz edilirken, ona tanınan ve medyada sık sık yer alan ayrıcalıkların hiçbir hukuki dayanağı bulunmuyor.
Öte yandan, Öcalan’ı TBMM’ye gelip “PKK’yi feshetme çağrısı” yapmasını isteyen iktidar ortağı D. Bahçeli’nin açıklamasıyla başlatılan süreçte “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası mahkûmu” Öcalan devletin bir numaralı muhatabı kabul edilmiştir. Aracı rolündeki DEM Parti temsilcileri, Ankara ile İmralı arasında mekik dokuyarak, devletin PKK’yle barış görüşmelerinin sürmesini sağlamaktadır. Sürdürülen bu görüşme trafiğinin de hukuki bir dayanağı yoktur.
Öcalan’a tanınan ve tanınması istenen ayrıcalıklar ciddi Anayasal ve yasal sorumluluk doğurmaktadır. Bu sorumluluk bunları isteyen ve savunan tarafa değil sürecin öteki yanında bulunan karar vericilere aittir.
Sürecin başından beri süren hukuksuzluğa son verilmesi için devletçe;
· Öcalan’ın mahkûmiyet kararında değişiklik yapılarak -örneğin affedilerek- kendisine tanınan ayrıcalıklara hukuki bir zemin oluşturulması ve Demirtaş, DEM Parti sözcüleri ve PKK’nin istediği gibi “baş görüşmeci statüsüyle” kendisine masada yer verilmesi,
ya da
· Sürecin işleyişinde, böyle kısıtları olmayan aktörlerin muhatap alınması
gerekir.
Bir başka seçenek daha var:
Öcalan'ın “mahkûm” statüsü değişmeden, sürecin baş aktörü olarak kalması mutlaka isteniyorsa; "cezaevindeki mahkûmun kendi seçtiği özgür birine siyasi vekaletname verebilmesinin" yolu yasal bir düzenlemeyle açılır, onun atayacağı vekille görüşülür ve böylece dünya hukuk tarihine de eşsiz bir katkı yapılmış olur!
Demirtaş, DEM Parti sözcüleri ve PKK, Öcalan için ısrarla “statü” belirlenmesini isterken -açıkça olmasa da- bu duruma değiniyorlar. Sürecin asıl sorumlusu olan öteki yandaki karar vericiler ise, on yıllardır kendisinden “bebek katili” diye söz ettikleri Öcalan’ın konumuyla ilgili bu konudan “seçmen kaybı endişesiyle” pek söz etmemeyi ve hukuksuzluğu sürdürmeyi tercih ediyorlar.
Tarafların söylemlerinde, “sürecin başarısı için temel ölçüt, Türkiye’de eksik olan çağdaş hukuk devletinin oluşturulması” ama “sürecin” kendisi hukuksuz olunca, arzulanan başarı sağlanabilir mi dersiniz?