Bir insanın karşısına fotoğraf makinesiyle geçtiğinizde, o insanın yüzü değişir. Az önce sizinle rahatça konuşan kişi bir anda nasıl duracağını düşünmeye başlar. Omuzlarını düzeltir, saçına dokunur, gülümsemesini ayarlar. Ardından çoğumuzun duyduğu o cümle gelir: “Ben fotoğraflarda güzel çıkmıyorum.” Portre çekimi benim için biraz da bu cümlenin ardından başlar. Çünkü karşımda artık yalnızca fotoğrafını çekeceğim biri yoktur. Kendi görüntüsüyle ilgili kaygıları olan, nasıl görüneceğini merak eden ve bunun kararını bir süreliğine bana bırakan bir insan vardır.
Portre fotoğrafçısı olarak yüzlere uzun uzun bakıyorum. Fakat bir yüze bakma hakkını, elimde fotoğraf makinesi olduğu için kendiliğimden kazanmadığımı da biliyorum. Karşımdaki insanın bana alışması gerekiyor. Sesime, bulunduğumuz ortama, makinenin varlığına… Benim de ona alışmam gerekiyor. Konuşurken ellerini nasıl kullandığını, hangi konuda heyecanlandığını, dinlerken yüzünün nasıl durulduğunu görmem gerekiyor. Bunları fark etmeden çektiğim fotoğraf teknik olarak başarılı olabilir. Yine de o insana yaklaşmak için biraz daha zamana ihtiyacım olduğunu hissederim.
İlk karşılaşmada çoğu zaman bildiğimiz yüz ifadelerini sunarız birbirimize. Fotoğraf çekilirken de öyle yaparız. Kendimize yakıştırdığımız bir gülüşümüz, sevdiğimiz bir açımız vardır. Başımızı hafifçe çevirir, alıştığımız ifadeye yerleşiriz. Bunda yanlış bir şey yok. İnsan kendi görüntüsü üzerinde söz sahibi olmak ister. Fotoğrafçı olarak benim merak ettiğim ise o tanıdık ifadenin yanında başka nelerin bulunduğudur. Bir soruyu düşünürken gelen duraksama, anlatılan bir şeyi hatırlayınca göz çevresinde oluşan hareket, içten bir kahkahanın ardından yüzün aldığı hâl… Bir insanın yüzü, tek bir ifadeye sığmayacak kadar hareketlidir.
Bir yüzün fotoğrafını çekmek kısa sürer. O yüzün karşısında nasıl duracağınızı öğrenmek yıllar alır.
Portre üzerine konuşurken gözlerden çok söz ederiz. Netliği göze yaparız, ışığın gözdeki karşılığını ararız, bakışın gücünü anlatırız. Bunların hepsi değerlidir. Ama yalnızca gözlere yoğunlaştığımızda insanın geri kalanını kaçırabiliriz. Bir elin diğerini sıkıca tutması, sandalyenin ucuna ilişmek, bedeni geriye çekmek ya da konuşurken öne doğru eğilmek de fotoğrafın içindedir. Üstelik bunların anlamını hemen bildiğimizi sanmamalıyız. Kollarını kavuşturan herkes kendini kapatmıyordur. Kameradan gözünü kaçıran herkes utangaç değildir. İnsanları birkaç hareket üzerinden çözmeye kalktığımızda, kendi yorumumuzu onların önüne geçirmiş oluruz.
Fotoğrafın insanı anlamakla ilişkisi burada benim için daha da önem kazanıyor. Anlamak, karşımızdakinin bütün hikâyesini öğrendiğimizi düşünmek değildir. Bir çekim boyunca sohbet ettiğimiz insanın hayatında bilmediğimiz ne çok şey vardır. O gün yaşadığı bir sıkıntıyı, bir ismin onda uyandırdığı duyguyu, sessiz kalmayı neden tercih ettiğini bilmeyebiliriz. Çektiğim bir portreye bakarak “İşte bu insan budur” demek bana fazla kesin geliyor. Ben onunla karşılaştığım zamandan bir görüntü taşıyorum. O görüntünün öncesinde ve sonrasında devam eden koca bir hayat var.
Bu yüzden güçlü bir portre çekme isteğinin de bir ölçüsü olması gerektiğine inanıyorum. Her derin bakışı hüzünle açıklamaya, her çizgiden bir acı hikâyesi çıkarmaya gerek yok. Yaşlı bir yüz gördüğümüzde hemen yorgunluk arıyoruz. Bir çocuk gördüğümüzde neşe bekliyoruz. Oysa karşımızdaki insan, bizim onun için hazırladığımız hikâyeye uymak zorunda değil. Yaşlı bir insanın yüzünde oyunbazlık, bir çocuğun bakışında ciddi bir merak bulunabilir. Fotoğrafçı olarak önceden karar verdiğim duyguyu ararsam, karşımdaki insanın bana gösterdiğini göremem.
Işığı elbette önemsiyorum. Yüzün hangi tarafını aydınlattığını, gölgenin nerede başladığını, arka planın ifadeyi nasıl etkilediğini düşünüyorum. Ancak çekim sırasında insanın rahatlığını bozuyorsam bütün bu hazırlığın bir tarafı eksik kalıyor. Sürekli çenesini kaldırmasını, başını çevirmesini, gözünü belirli bir noktada tutmasını istediğim kişi bir süre sonra yalnızca talimatları yetiştirmeye çalışıyor. Böyle anlarda makineyi indirmek iyi geliyor. Sohbete dönmek, beklemek, çekimi biraz yavaşlatmak… İnsanın fotoğraf çekildiğini unuttuğu anı kollamaktan çok, fotoğraf çekildiğini bilerek de rahat edebileceği bir ortam kurmayı önemsiyorum.
İyi bir portrede, fotoğrafçının karşısındaki insana nasıl davrandığının da izi vardır.
Bir de fotoğraf çekildikten sonrası var. Benim beğendiğim kareyi, fotoğrafını çektiğim kişi beğenmeyebilir. Bana güçlü gelen bir ifade ona yabancı gelebilir. Burada kendi fotoğraf anlayışımı tek ölçü kabul edemem. Sonuçta o yüzü hayatı boyunca taşıyan, aynada onunla karşılaşan, başkalarının bakışını üzerinde hisseden kişi odur. Neden o kareyi seçtiğimi anlatabilirim, onun ne hissettiğini de dinlemeliyim. Portre çekiminde kurduğumuz ilişki, deklanşöre bastığım anda sona ermiyor.
Yıllar içinde portreye ilgim arttıkça insanı tanıma konusunda daha temkinli oldum. Bir yüzde çok şey görebileceğimi biliyorum. Gördüklerimi yanlış yorumlayabileceğimi de biliyorum. Bu düşünce beni çekimden uzaklaştırmıyor. Daha dikkatli bakmamı, daha iyi dinlememi sağlıyor. Karşımdaki kişiye anlatacağı kadar yer açtığımda, fotoğrafta da ona daha fazla yer kaldığını görüyorum.
Bir portreyi tamamlayıp karşımdaki insana gösterdiğimde onun fotoğrafa bakışını da izlerim. Kimi hemen gülümser, kimi uzun süre susar, kimi “Ben böyle mi bakıyorum?” diye sorar. O soruyu seviyorum. Çünkü o anda fotoğraf, ikimizin de yeniden baktığı bir şeye dönüşür. Ben çektiğim insanı, o da kendisini biraz daha dikkatle görür. Portre çekmeye devam etme isteğimde, bu karşılaşmanın büyük bir payı var.