Fotoğraf çekmeye başlayan insanın ilk arzusu genellikle kadrajın içine daha fazla şey almaktır. Güzel bir bina görür, tamamını göstermek ister. Sokakta ilginç bir insanla karşılaşır, çevresindeki bütün ayrıntıları da fotoğrafın içinde tutmaya çalışır. Manzaranın karşısına geçtiğinde gökyüzünü, dağı, ağacı, yolu, insanı ve bulutu aynı kareye sığdırmak ister. Sanki gördüğümüz her şeyi fotoğrafa dahil edersek yaşadığımız anı daha iyi anlatacakmışız gibi düşünürüz. Oysa zaman geçtikçe fotoğrafın bize öğrettiği şeylerden biri bunun tam tersidir. İyi bir fotoğraf çoğu zaman neyi kadraja aldığımızdan çok, neden vazgeçtiğimizle ilgilidir.

Vizörden baktığımızda önümüzde yüzlerce ayrıntı vardır. İnsan gözü bunların arasında sürekli dolaşabilir. Bir noktaya bakar, ardından başka bir noktaya geçer. Fotoğraf ise böyle değildir. Fotoğrafçı, bütün bu karmaşa içerisinden bir karar vermek zorundadır. “Ben burada neyi göstermek istiyorum?” sorusu aslında fotoğrafın başladığı yerdir. Bu soruya cevap veremediğimizde kadraj kalabalıklaşır. Bir sokak düşünün. Islak kaldırımın üzerine düşen ışık, uzakta yürüyen bir insan, duvarın üzerindeki eski bir afiş, vitrindeki yansıma, geçen otomobil ve gökyüzünden süzülen birkaç damla… Hepsinin ayrı ayrı bir anlamı olabilir. Fakat hepsini aynı fotoğrafta anlatmaya çalıştığınızda çoğu zaman hiçbirini anlatamazsınız. Fotoğrafçı burada seçim yapmalıdır. Belki yalnızca yürüyen insanı bırakacaktır, belki insanı tamamen çıkarıp kaldırımın üzerindeki ışığın peşinden gidecektir, belki de birkaç adım yaklaşarak bütün sokağı kadrajın dışında bırakacaktır. Fotoğraf işte bu noktada bir kayıt olmaktan çıkıp düşünceye dönüşmeye başlar.

Kadraj, dünyadan aldıklarımızın değil, dünyadan çıkardıklarımızın da toplamıdır.

Bana göre fotoğraf eğitiminin en zor taraflarından biri budur. Makine kullanmayı öğretmek nispeten kolaydır. Diyaframı, enstantaneyi ve ISO değerini belli bir süre içerisinde herkes öğrenebilir. Fakat bir fotoğrafın içerisindeki gereksiz olanı görmek çok daha uzun bir yolculuktur. Yeni başlayan bir fotoğrafçı çoğu zaman kadrajında bulunan her şeyi savunmaya çalışır. Oradaki tabelanın güzel olduğunu, arkadaki insanın hikâyeye katkı sağladığını, gökyüzünün görünmesi gerektiğini ya da binanın tamamı görünmezse fotoğrafın anlaşılmayacağını düşünür. Bunların hepsi ilk bakışta doğru gibi görünebilir. Fakat asıl soru şudur: Fotoğraf bunların hepsine gerçekten ihtiyaç duyuyor mu? Fotoğrafta eksiltmek yalnızca kadrajın kenarlarından bir şeyleri kesmek değildir. Eksiltmek, fotoğrafın düşüncesini berraklaştırmaktır.

Bir cümle düşünün. Aynı şeyi anlatmak için yirmi kelime kullanabilirsiniz ama bazen doğru seçilmiş beş kelime, yirmi kelimeden daha güçlüdür. Fotoğraf da böyledir. Görsel dilin içinde bulunan her unsur bir kelime gibidir. Gereksiz kelimeler nasıl cümlenin gücünü azaltıyorsa gereksiz görsel unsurlar da fotoğrafın gücünü azaltır. Bu nedenle iyi fotoğrafçı yalnızca güzel şeyleri gören kişi değildir. Neyi görmezden geleceğini bilen kişidir. Sokakta yürürken herkes aynı görüntülerin önünden geçer. Aynı duvarı, aynı ışığı, aynı insanları görürüz. Fotoğrafçının farkı burada başlar. Fotoğrafçı dünyanın tamamını anlatmaya çalışmaz. O büyük dünyanın içerisinden küçük bir parça seçer ve bize “Buraya bak” der.

Gerçek hayatta bakışımız dağınıktır. Fotoğraf ise bakışımızı sınırlar. Dört kenarı olan küçücük bir alan içerisinde dünyaya yeniden bakmamızı ister. Bu sınır ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir. Aslında fotoğrafın gücü tam olarak buradan gelir. Kadrajın dışında kalan dünya devam eder fakat fotoğrafçı bize onun yalnızca seçtiği bölümünü gösterir. Fotoğrafın dört kenarı bir sınır değil, fotoğrafçının verdiği dört karardır. Bu düşünce yalnızca fotoğraf için de geçerli değildir. Hayatımızın büyük bölümünde sürekli biriktirmeye çalışıyoruz. Daha fazla eşya, daha fazla bilgi, daha fazla insan, daha fazla görüntü, daha fazla paylaşım… Telefonlarımız binlerce fotoğrafla doluyor, sosyal medya hesaplarımızda yüzlerce görüntü birikiyor. Her şeyi kaybetmemek için saklıyoruz fakat bir süre sonra çokluğun her zaman zenginlik olmadığını fark ediyoruz. Bazen fazlalık, asıl olanı görmemizi engelliyor.

Fotoğrafçı kadraj kurarken aslında küçük bir hayat provası yapar. Önündeki dünyaya bakar ve seçim yapar. Bunu istiyorum, bunu istemiyorum, bu kalsın, bu çıksın, buraya yaklaşmalıyım, buradan uzaklaşmalıyım. Deklanşöre basmadan önce verilen bütün bu küçük kararlar zaman içerisinde insanın bakışını da değiştirir. Daha dikkatli bakmaya başlarsınız. Bir odadaki ışığı fark edersiniz, kalabalığın içerisindeki tek bir yüzü görürsünüz, bir duvarın üzerindeki küçük bir gölge dikkatinizi çeker. Dünyayı bütünüyle görmek yerine onun içindeki anlamlı parçaları seçmeye başlarsınız. Belki fotoğrafın insana kazandırdığı en önemli alışkanlıklardan biri de budur. Her şeyi almak zorunda olmadığımızı, her şeyi göstermek zorunda olmadığımızı öğretir.

İyi fotoğrafçı zamanla kadrajın dışında bıraktığı şeylerden korkmamayı öğrenir. Bir fotoğrafta her şeyi anlatmaya çalıştığımızda çoğu zaman fotoğrafın söyleyecek sözü kalmaz. Fakat doğru şeyleri çıkarabildiğimizde geriye kalan birkaç unsur çok daha güçlü konuşmaya başlar. Belki de bu nedenle fotoğraf çekerken yalnızca “Kadrajıma ne almalıyım?” diye sormamak gerekir. Bazen çok daha önemli bir soru vardır: Buradan neyi çıkarmalıyım?