Türkçemiz, yüzyılların deneyimini, toplumun yaşam biçimini ve kültürel değerlerini taşıyan zengin bir dil. Atalarımızdan miras kalan atasözleri ve deyimler, kimi zaman yolumuzu aydınlatan birer hayat dersi, kimi zaman da toplumsal davranışlarımızı anlamamızı sağlayan birer ayna.

Ancak bu sözlerin hepsi aynı ahlaki anlayışı yansıtmaz. Bazıları dürüstlüğü, emeği ve dayanışmayı öğütlerken bazıları, farklı bağlamlarda, haksızlığı ve çıkarcılığı sıradanlaştırmak için kullanılabilir.

Örneğin, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” sözü…

Bu sözün ifade ettiği anlayış üzerinde hiç düşündük mü? Devletin malı kimin malıdır? Bir avuç insanın mı, yoksa bu ülkenin vergisini ödeyen, emeğiyle üreten, alın teriyle geçinmeye çalışan milyonların mı?

Elbette devletin malı, milletin ortak varlığıdır. O varlıkta işçinin, çiftçinin, emeklinin, esnafın, memurun; kısacası bu ülkenin bütün vatandaşlarının hakkı vardır. Kamu kaynaklarını kişisel çıkarları için kullanmak, yalnızca ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda toplumun ortak hakkına yönelik bir ihlaldir.

Burada asıl tehlike, haksızlığın yalnızca yapılması değil, zamanla olağan karşılanmasıdır.

Bir de “Bal tutan parmağını yalar” sözümüz var.

İlk bakışta, bir işin içinde bulunan kişinin o işten yarar sağlaması gibi anlaşılabilir. Ancak işin içine kamu görevi, yetki, ihale veya kişisel çıkar girdiğinde durum değişir. Bir insanın sahip olduğu makamı ya da yetkiyi kendi çıkarına kullanması, hangi gerekçeyle mazur görülebilir?

Bir kamu görevlisinin görevi gereği sahip olduğu imkânları kişisel kazanca dönüştürmesiyle, bir insanın emeğinin karşılığını alması aynı şey midir?

Değildir!

Ne var ki kimi zaman bu söz, haksız kazanç elde edenleri eleştirmek yerine onların davranışlarını açıklamak, hatta normal göstermek için kullanılır. Böylece yanlış olan davranışın kendisi değil, o davranışı yapamamakmış gibi bir anlayış ortaya çıkar.

Oysa bir makam, sahibine sınırsız çıkar sağlama hakkı vermez. Bir yetki, kişisel zenginleşmenin aracı değildir. Kamu görevi, her şeyden önce bir emanettir.

Bir başka sözümüz de “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”

Bu söz, toplumsal duyarsızlığın belki de en çarpıcı ifadelerinden biridir. Başkasının başına gelen haksızlık bizi doğrudan ilgilendirmiyorsa sesimizi çıkarmayalım mı? Bir başkasının hakkı yenirken, bizim cebimizden para çıkmıyorsa susmayı mı tercih edelim?

İşte yolsuzlukların toplumsal yaşamda güç kazanmasının nedenlerinden biri de budur. Haksızlık karşısında sessiz kalan, kendisini doğrudan ilgilendirmediğini düşünerek olup biteni seyreden bir toplumda, yanlış yapanlar kendilerine daha geniş bir hareket alanı bulur.

Çünkü yolsuzluk yalnızca haksız kazanç sağlayanların meselesi değildir. Aynı zamanda denetimin, hesap verebilirliğin ve toplumsal sorumluluğun meselesidir.

Elbette bir atasözünün tek başına bir toplumu değiştirdiğini ya da bozduğunu söyleyemeyiz. Ancak kullandığımız dilin düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkilediği de inkâr edilemez.

Nitekim “Gemisini kurtaran kaptan” sözü, güçlükler karşısında kendi işini başarıyla yürüten kişiyi anlatabilir. Fakat bu söz, ortak sorumlulukları bir kenara bırakıp yalnızca kendi çıkarını gözetmenin gerekçesi hâline getirildiğinde farklı bir anlam kazanır.

“Her koyun kendi bacağından asılır” sözü de insanın kendi davranışlarından sorumlu olduğunu anlatır. Ancak toplumsal sorunlar karşısında herkesin yalnızca kendi hesabını düşünmesi gerektiği biçiminde yorumlanırsa dayanışmayı zayıflatabilir.

Özetle;

Demek ki mesele yalnızca sözlerimiz değil, onlara yüklediğimiz anlamdır. Peki, haksız kazancı küçümsemek yerine başarı sayan, kamu malını korumak yerine ondan yararlanmayı akıllılık olarak gören bir anlayışla mücadele etmeden yolsuzlukların önüne geçebilir miyiz?

Bence geçemeyiz.

Çünkü yolsuzlukla mücadele yalnızca yasalarla, soruşturmalarla ve cezalarla sınırlı değildir. Bunlar elbette gereklidir. Ancak dürüstlüğün değersizleştiği, hak etmeden kazanmanın beceri sayıldığı, makamın kişisel çıkar için kullanılmasının hoş görüldüğü bir anlayışla da mücadele etmek gerekir.

Bir toplumda zenginliğin nasıl elde edildiği kadar, nasıl değerlendirildiği de önemlidir. Bir insanın ne kadar kazandığı kadar, o kazancı hangi yollarla elde ettiği de sorgulanmalıdır.

Eğer bir kişi çalışarak, üreterek, risk alarak ve emeğinin karşılığını alarak zenginleşiyorsa bunda yadırganacak bir şey yoktur. Ancak başkasının hakkını yiyerek, kamu kaynaklarını kişisel çıkarına kullanarak ya da sahip olduğu yetkiyi kötüye kullanarak servet edinmek, başarı olarak sunulamaz.

Bunun adı haksız kazançtır. Kamu kaynakları söz konusu olduğunda ise toplumun ortak hakkının ihlalidir.

Üstelik bu tür davranışların bedelini yalnızca devletin bütçesi ödemez. O kaynaklar doğru kullanılsaydı yapılabilecek okullar, hastaneler, yollar ve sosyal hizmetler de kaybedilir. Sonuçta zararı, çoğu zaman zaten geçim sıkıntısı çeken vatandaşlar üstlenir. İşte bu nedenle kamu malını korumak, yalnızca devletin değil, her vatandaşın sorumluluğudur.

Atasözlerimizi de bu gözle değerlendirmek zorundayız. Bize dürüstlüğü, çalışkanlığı, paylaşmayı ve adaleti öğütleyen sözleri yaşatırken; haksızlığı mazur göstermek için kullanılabilen sözleri de sorgulamaktan çekinmemeliyiz.

Ve belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
Bir toplumda dürüst olmak erdem, haksız kazanç sağlamak suç, kamu malını korumak vatandaşlık görevi olarak görülmüyorsa, sorunumuz yalnızca yolsuzluk yapanlar mıdır? Yoksa yolsuzluğu olağanlaştıran anlayışla da hesaplaşmamız mı gerekir?

Bence asıl mesele, bu soruya vereceğimiz cevapta yatıyor.