“Prof. Dr. Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi; Erzincan Üniversitesi Kemaliye Hacı Ali Akın Meslek Yüksekokulu bünyesinde 2009 yılında kurulmuştur. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden ve Kemaliye çevresine ait balık, kuş, sürüngen, hayvanlar, fosil, mineral, taş, kristal, kayaç ve her türlü jeolojik malzeme örnekleri bulunur. Ayrıca Tıbbi Jeoloji köşesi yer alır.”
Müzenin girişindeki, Prof. Dr. Ali Demirsoy tarafından Ankara’dan getirilen fil iskeleti bilime ve sanata verilen emeğin somut ve ihtişamlı bir sembolüydü. Filin hikâyesi de bir o kadar ilgi çekiciydi.

“Mohini Birdanem, 1950'de Hindistan Başbakanı Cevahirlal Nehru tarafından Türk çocuklarına armağan edilerek Ankara'ya gönderilmiş erkek Asya filidir. Doğan Kardeş dergisinin ısrarlı yayınları ve yetkililerle kurduğu ilişkiler sonucu hediye edilerek Türkiye'ye getirilmiş ve 45 yıl Gazi Hayvanat Bahçesi'nde yaşamıştır. "Cumhuriyetin ilk fili" olarak bilinir. Türkiye'ye gelecek olması, İstanbul'da karşılanması, isim aranması, Ankara'ya götürülüşü, hayvanat bahçesindeki Azadi adlı dişi fil ile ilişkisi, soğuk algınlığı geçirmesi ulusal gazetelerde yer bulmuştur. Mohini Birdanem’in; Doğumu 1945, Ölüm, 5 Haziran 1996
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk fili olması, Hindistan başbakanı tarafından Türk çocukları için Ankara'ya gönderilmesi. Adının kökeni, Mohini adı Hindistan'da verilmiş, Birdanem soyadı Türkiye'de yarışma sonucu belirlenmiştir.”
Prof. Dr. Ali Demirsoy’la telefonla görüşürken bana, kardeşim Prof. Dr. Ali A. Dönmez’in de müzede botanik dalında çalışması olduğunu söylemesi beni onurlandırdı.

Üniversitedeki çalışmalara özveriyle emek veren ve bizlere her konuda detaylı bilgi veren Öğretim Görevlisi, Türkan Sarp’ın ve Kemaliye Gönüllüsü, Prof. Dr. Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi kurucularından Şevket Gültekin’in konukseverlikleri görülmeye değerdi.
“Müzede sergilenen eserlerden bazıları şunlardır: Çeşitli mineraller ve kayalar, Kemaliye bölgesinden Gastropoda, bivalvia ve echinodermata, Tek hücreli bitki ve hayvanlar (mikroskop altında gösterilmiştir), Likenler, toprakta yaşayan en eski canlılar, Kemaliye bölgesinden algler, Formaldehit ve alkol içerisinde bazı omurgasızlar, Panellerde herbaryum ve böcekler, Formaldehit ve alkol içerisinde balıklar, Formaldehit ve alkol içerisinde amfibiler, Formaldehit ve alkol içerisinde zehirli yılanlar ve diğer sürüngenler,
Formaldehit ve alkol içerisinde kuşlar, Bölgeye özgü ayı, kurt, yaban kedisi, sansar, dağ keçisi, porsuk, sincap, kemirgen vb. doldurulmuş memeli örnekleri., Kemaliye yöresine ait bitkilerin yarısından fazlasının herbaryumu.
Bitki fosili sayısı 800, böcek fosili ise 2000 civarındadır. Müzeye yeni eklenenlerden biri de Ankara Hayvanat Bahçesi'nden getirilen fil iskeletidir.”
Müzeden çıktıktan sonra, Ankara’ya döndük yüzümüzü, Kaptan Enver Bey ve tur rehberimiz Vahit Bey eşliğinde yine Birhan Akarsu ve diğer arkadaşların şiir ve türküleriyle yolumuza devam ettik.

Şair, yazar Zeynal Gül, Ömer Özdal’ın bizlere ve Enver Gökçe’ye hitaben mesajını okudu. Yol boyu kilometrelerce benzin istasyonu, dinlenme tesisi olmaması dikkat çekiciydi. Sivas’ta yemek yenilecekti. Tur rehberimizi, köftesinin çok iyi olduğu gerekçesiyle yönlendirdiği yer, Elif Lahmacun/Sivas Köftecisi ve Dönercisiydi. Lokantayı görünce midem ağzıma geldi. Sivas katliamının yapıldığı MADIMAK OTEL ile karşı karşıyaydı arada dar bir sokak vardı. Hemen müdahale ettim, arkadaşlar da benim tavrımı destekleyince. Giderken çorba içtiğimiz yerde yemeğimizi yiyip yolumuza devam ettik.
Sungurlu Balışeyh arasında bir dinlenme tesisinde verilen moladan sonra köyüm, Koçubaba’ya giden yola ağzına gelince, ömrümün çetelesi bir bir hafızamdan geçti, onlarca yüzlerce anımın olduğu yoldaki yolculuklarımı hatırladım.
Balışeyh, Kırıkkale, Elmadağ ve bir zamanlar, Köy Enstitüsü olarak eğitim veren, sonra Öğretmen Okulu olarak, daha sonra düz lise olarak eğitim veren ve nihayet emperyalistlerin uşakları sermayenin ağababalarının istediği doğrultuda eğitime kapatılan Hasanoğlan’ı geçtikten sonra nihayet Lalahan’dan bir çiğdem tarlası gibi görünen kentin ışıkları Ankara’ya geldiğimizi müjdeliyordu.
Keçiören/Fatih Köprüsünde arkadaşlarla bir dahaki etkinlikte buluşmak üzere sözleştikten sonra vedalaştık.
İçinde yer aldığım çoğu etkinlikten sonra kendime şu soruyu sormuşumdur. Dostluk, vefa, dayanışma, birlikte olma ruhu neydi? Ben bu etkinlikte olmasam ne değişirdi, oldum ne değişti? Ya olmayanlar, olamayanlar bir şey kaybettiler mi?
SON
Sevgili okuyanlarım; on haftalık “ŞAİR ENVER GÖKÇE’YE YOL OLMAK” isimli dizi yazımın onuncu bölümü ile bu hafta sona eriyor. Bana ettiğiniz yoldaşlık için çok teşekkür ediyorum. Önümüzdeki haftadan itibaren yine yazarlarımızın kitapları ve içerikleriyle yazılarıma devam edeceğim.