Geçtiğimiz haftanın yoğun gündemi içinde bence önemli iki haber adeta “güme” gitti. Ülkemizin ana gündem maddesi ekonomi olması gerekirken, hergün yeni bir gelişmeye sabaha uyanıyoruz. Gelişmiş ülkelerde böylesine yoğun bir gündem yaşansa eminim ki, o ülkelerin vatandaşları soluğu en yakın psikiyatri kliniğinde alırlar. Ancak biz şerbetlendiğimiz için “günün olayını” sadece bekliyoruz.
Gelelim bizce önemli iki önemli habere. Unlardan ilki DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR), bir araştırması. Diğeri ise Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK), haftalık verilerini kapsıyor.
DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR), Eylül 2026 dönemini kapsayan Ücret Kayıpları İzleme Raporu’nu geçtiğimiz günlerde kamuoyu ile paylaştı. Rapora göre, enflasyon ile gelir ve damga vergilerinin sigortalı işçilerin ücretlerinde yılın ilk dokuz ayında oluşturduğu birikimli kayıp 2 trilyon 254 milyar liraya ulaşmış durumda. Asgari ücretin yalnızca enflasyon nedeniyle eylül ayındaki parasal kaybı ise 6 bin 828 lira olarak hesaplanmış.
DİSK-AR’ın hesaplamasına göre, Ocak-Eylül 2026 döneminde sigortalı işçilerin enflasyon nedeniyle yaşadığı birikimli parasal kayıp 1 trilyon 223 milyar liraya ulaşmış. Gelir ve damga vergilerinden kaynaklanan birikimli kayıp ise 1 trilyon 31 milyar lira olmuş. Böylece iki kalemin toplamı 2 trilyon 254 milyar liraya ulaşırken, hesaplamaya dolaylı vergilerin dahil edilmediğine dikkat çekilmiş.
İşçilerin vergi ve enflasyon kaynaklı dokuz aylık toplam kaybı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 47,2 yükselmiş. Raporda 66 bin 142 lira olarak esas alınan ortalama brüt işçi ücretinin eylül ayında gelir ve damga vergileri nedeniyle 9 bin 816 lira kayba uğradığı hesaplanmış. Dokuz aylık yüzde 24,32’lik enflasyonun oluşturduğu parasal kayıp ise 12 bin 585 lira olurken, vergi ve enflasyondan kaynaklanan toplam kayıp 22 bin 401 liraya yükselmiş.
Raporda, SGK ve işsizlik sigortası primi gibi kesintiler de hesaba katıldığında 66 bin 142 liralık brüt ücretin nominal net tutarı 46 bin 405 liraya gerilemiş. Enflasyon sonrasında bu ücretin alım gücü 33 bin 820 lira olarak hesaplanmış. DİSK-AR’a göre böylece ortalama işçi ücretinin yüzde 48,9’u vergi, kesinti ve enflasyon nedeniyle erirken, işçilerin Eylül ayının 30 gününün en az 15 gününü vergi, kesinti ve enflasyon için çalıştığı vurgulanmış.
DİSK-AR, eylül itibarıyla yüzde 24,32 olarak gerçekleşen dokuz aylık resmi enflasyon dikkate alındığında, net asgari ücretin enflasyon kaynaklı parasal kaybı 6 bin 828 liraya çıktığını, asgari ücretin alım gücü 21 bin 248 liraya gerilerken brüt ücret üzerinden kesinti ve enflasyon nedeniyle oluşan toplam kaybın 11 bin 782 liraya yükseldiğine dikkat çekilmiş.
Bir tarafta trilyonlarla ifade edilen ücret kayıpları, diğer tarafta ay sonunu getirmekte zorlanan milyonlarca çalışan var. Ekonomik tablonun gerçek yüzü, bu iki durum birlikte değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılıyor.
BDDK verilerine göre vatandaşların kullandığı tüketici kredileri 2 Ekim itibarıyla haftalık 16 milyar 491 milyon lira artarak 3 trilyon 501 milyar 950 milyon liraya çıkmış. Bu tutarın 842 milyar 536 milyon lirası konut, 42 milyar 92 milyon lirası taşıt ve 2 trilyon 617 milyar 322 milyon lirası ihtiyaç kredilerinden oluşmuş. Bireysel kredi kartı borçları da bir haftada 69 milyar 706 milyon lira artışla 3 trilyon 533 milyar 557 milyon lira düzeyinde gerçekleşmiş.
Borçla birlikte, ödenemediği için yasal takibe intikal eden borç tutarı da artmış. Bankaların takipteki alacakları, 2 Ekim itibarıyla önceki haftaya göre 26 milyar 775 milyon lira artışla 914 milyar 579 milyon liraya yükselmiş.
Özetle;
İki ayrı haberi birlikte değerlendirdiğimizde ortaya gerçekten çarpıcı bir sonuç ortaya çıkıyor. Çalışan hak ettiğini alamadığı bir yana, bunun üzerine bir de enflasyon ve vergiler eklendiğinde ortaya borç batağında çırpınan milyonların durumu ortaya çıkıyor.
Bir haftada tüketici kredileri 16 milyar liranın üzerinde artış gösteriyorsa, nasıl bir ekonomik bunalım içinden geçtiğimizi varın siz düşünün. Takipteki borçların toplam tutarı bir trilyon liraya ulaşmış.
Artık ekonomik başarıyı yalnızca büyüme ve enflasyon rakamlarıyla değil, vatandaşın ay sonunu nasıl getirdiğiyle de değerlendirmemizin zamanı gelmedi mi?