Bir önceki yazımda sevgi, dostluk ve barış çabalarına karşın ülkemizi bekleyen tehlikelere değinmiş, Anayasa’da özel yerleri, hukuk, yargı, denetleme ve iletişimle ilgili geniş yetkileri bulunan kurumların, Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipleri Birliği ve Türkiye Odalar Birliği benzeri demokratik üst kuruluşlar haline getirilmesini önermiştik.
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Hakimler ve Savcılar Kurulu, Yüksek Seçim Kurulu, Basın İlan Kurumu, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve Diyanet İşleri Başkanlığı, hatta tüm kamu kurum ve kuruluşları, Türkiye demokrasisi ve toplumsal huzur açısından yaşamsal önem taşımaktadır.
Elbette, öncelikle siyasal partiler, baro, sendika, birlik gibi meslek örgütleri ile dernek, federasyon, konfederasyon, kooperatif şeklinde ve gönüllülük esasına göre işlev gören, toplum kesimlerinde “sivil toplum kuruluşları” olarak bilinen demokratik kitle örgütlerinin sayısı, üyeleri, yaygınlığı, gerçek demokrasiler için olmazsa olmazlardır.
Üzülerek belirtmeliyim ki kamu yönetimleri ve gönüllülük esasına göre çalışan demokratik kitle örgütleri ile siyasal partilerin yapıları, birbirleriyle ve halkla ilişkileri açısından, ulusal birliği, huzuru ve adaleti sağlamakta, şimdilik etkili değiller. Hatta, bazıları, insanların cepheleşmeleri, sevgi, dostluk, hoşgörü, adalet, eşitlik ve barış anlayışından uzak yaşamaları için her türlü akıl ve vicdan dışı yöntemlerle varlıklarını sürdürmektedirler.
Anayasal kuruluşların, Hükümetlerin, siyasal partilerin, dinsel örgütlerin, genel anlamı ile siyasal ve inançlarla ilgili kesimlerin etkisinde kalmayacak şekilde demokratik yapılara ve işlevlere kavuşmaları, insana, hayvana ve doğaya yönelik şiddetin azaltılmasına, hatta önlenmesine kalıcı ve sürdürülebilir katkılar yapacağı kanısındayım.
Anayasal kuruluşlar, halkın “siyasi” diye nitelendirdiği kararlar almamalı, kararları bir kesime şiddet etkisi yapmamalıdır. Bu nedenle, Anayasal kuruluşlar, hedef kitlelerin temsil edildiği demokratik üst birlikler haline getirilmelidir.
Bu kararlar, gazetelerde, televizyonlarda ve sosyal medyada, hakaret içermeyen sözcüklerle eleştirilebilmeli, bu eleştiriler, siyasal güç ve yargı tarafından “suç” değil, “değerli” sayılmalıdır.
Türkiye’nin şiddetsiz “Terörsüz” bir ülke olabilmesi için, silahlı olarak kalkışanların kendilerini, kullandıkları araç ve gereçleri devlete teslim etmeleri yeterli değildir. Şiddet hiçbir yerde yaşanmamalıdır. Toplumda, medyada, kamu kurum ve kuruluşlarında, yargıda, güvenlik birimlerinde, ailelerde, iş yerlerinde, okullarda, üniversitelerde, hiçbir insan, nedeni ne olursa olsun üzülmemeli, ağlamamalı, korkmamalı, çığlık atmamalı, dizlerini dövmemeli, aahhh diye inlememelidir.
Böyle bir ülke için tüm yurttaşların aile anlayışı içinde yaşaması ve diğerlerini yaşatması gerekir. Bu, asla çok zor değildir.
Şiddetin cinsiyeti elbette yoktur. Ancak, erkek şiddeti utanç duyulacak düzeye ulaşmıştır.
Dil şiddeti her yerde sonlanmalıdır. “Ben ne yapabilirim” değil, bir araya gelinerek “Biz ne yapabiliriz” sorusunun yanıtı aranmalı, iletişim, iş birliği ve dayanışma sağlanmalıdır.
Türkiye, İstanbul Sözleşmesini yeniden yürürlüğe koymalıdır.
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun eksiksiz uygulanmalıdır. Ne yazık ki, eksiklikler Yasada değil, uygulamada ve uygulayıcılarda görülmektedir. Bu eksiklikler, başta kadınlar olmak üzere insanları sağlıklarından, özgürlüklerinden ve yaşama haklarından yoksun bırakmaktadır.
İnsanlar ve yurttaşlar arasında ırk, dil, din, kültür ve cinsiyet ayırımcılığı yapılmamalıdır. Sayıları az diye yurttaşların bir bölümüne azınlık denmemelidir. Azınlıklar değil, eşit haklara sahip yurttaşlık anlayışı tüm toplum kesimlerinde yaygınlaştırılmalıdır.
Siyasal görüşlerini ve dinsel inançlarını haklara uygun bir şekilde anlatmak isteyenler misyonerlikle suçlanmamalıdır.
Her yerde, kamu, özel ve gönüllü ayırımı yapılmaksızın her kuruluşta, insan hakları, hayvan hakları, doğa hakları, çevre hakları ve göz göze, yüz yüze iletişimle ilgili gönüllülüğe dayalı kurullar oluşturulmalıdır.
Ağır ve nükleer silahların, öncelikle çocukları ve gençleri “kullanıcı-tüketici” olarak hedef haline getiren zararlı maddelerin üretimi, ticareti ve kaçakçılığı önlenmelidir.
Bireylerin, toplumların ve devletlerin silahsızlanması ana hedef olmalıdır. Silahlar geri dönüştürülerek eğitim, sağlık, istihdam ve sosyal güvenlik alanlarında kullanılmalıdır.
Hiçbir ülkede çocuk askerler, çocuk gelinler ve çocuk damatlar bulunmamalıdır.
Eğitim ve yayın politikalarında; insan, hayvan ve doğa haklarına yönelik uluslararası sözleşmelere yer verilmeli, farklı ırklara, kültürlere, inançlara yönelik ötekileştirici, hakaret edici ifadeler yer almamalıdır.
Örgün ve yaygın eğitim programları; yasalara, haklara ve dayanışmaya dayalı örgütlülüğün, gönüllülüğün güçlendirilmesine, yüz yüze ve göz göze iletişimin kurulmasına, sevgi ve dostluk dilinin kullanılmasına, kin, nefret, düşmanlık ve intikam duygularının yok edilmesine en büyük katkıyı yapabilecek içerikte hazırlanmalı ve uygulanmalıdır.
Ulusal ve uluslararası tarihsel günlerde ve haftalarda düzenlenecek her çeşit etkinlikte, sevgi, dostluk ve barışın yaygınlaşmasına katkıda bulunulmalıdır.
Bu nedenle, TBMM içinde veya dışında olsun tüm siyasal partilerin bu ve benzeri önerileri değerlendirmelerini, tüzüklerindeki amaç ve hedeflere göre programlarına almalarını bekliyoruz.
Birleşmiş Milletler Örgütü, Avrupa Birliği, Papalık, İslam İş Birliği Örgütü, diğer barış ve inanç örgütleri, sevgi, dostluk ve barışın sağlanması, yaygınlaşması ve sonsuza dek sürdürülmesi için, ülke yönetimlerini ve gönüllü örgütlerini de sürece katarak çalışmalıdır.
Ne mutlu, sevgi, dostluk, huzur, adalet, özgürlük anlayışının paylaşıldığı, kimsenin yoksul ve yoksun olmadığı, siyasal görüş ve dinsel inanç farklılıklarının doğal zenginlik sayıldığı, dahası, ağır veya hafif silahların ortadan kaldırıldığı, kan ve gözyaşının dökülmediği günlerde doğacaklara ve yaşayacaklara.
Haydi, her yerde ve her zaman, kadın-erkek birlikte, dayanışma içinde, sevgi ve dostluğa doğru…Haydi.