Bir toplumun çöküşü, herkesin kuyruğunu kesmesiyle değil; kuyruğunu kesmeyenlerin aşağılanmasıyla görünür hâle gelir.
Bir tilkinin kuyruğu kayaya sıkışmış. Kurtulmak için kuyruğunu kesmek zorunda kalmış. Canı yanmış, bir parçasını kaybetmiş. Fakat asıl kaybı, yaşadığı acıyla yüzleşmek yerine onu gizlemeyi seçtiğinde başlamış.
Bir gün onu kuyruksuz gören başka bir tilki, kuyruğunu neden kestiğini sormuş. Tilki, gerçeği anlatmak yerine sahte bir mutlulukla cevap vermiş:
“Böylesi çok daha güzel! Kendimi hiç olmadığım kadar mutlu hissediyorum. Özgürüm, hafifim; adeta havalara uçuyorum.”
Sözlerine inanan diğer tilki de kuyruğunu kesmiş. Ancak mutluluk beklerken şiddetli bir acıyla karşılaşmış. Aldatıldığını anlayınca ilk tilkiye hesap sormuş. Aldatan tilkinin cevabı ise acısından daha ağırmış:
“Eğer acı çektiğini anlatırsan hiçbiri kuyruğunu kesmez. Sonra hepimizle dalga geçerler.”
İki tilki gerçeği saklayıp mutluluğu anlatmış. Zamanla diğerleri de kuyruklarını kesmiş. Çoğunluk kendilerinden yana olunca, kuyruklarını koruyanları küçümsemeye ve onlara eziyet etmeye başlamışlar.
Böylece bir tilkinin talihsizliği, bütün topluluğun meselesine dönüşmüş. Artık sorun kuyruklarını kaybetmeleri değil, kuyruklarını koruyanların varlığıymış. Çünkü gerçek ortaya çıkarsa kurdukları sahte mutluluk düzeni bozulabilirmiş.
Çürüme, insanın kendi yanlışını savunmak için başkasının doğrusuna düşman olmasıyla başlar.
İnsan neden kendi yanlışını başkalarına da yaptırmak ister?
İnsan bazen yaptığı yanlışın ağırlığını taşımamak için başkalarını da aynı yanlışa sürükler. Kendi kaybıyla yüzleşmek yerine onu başkalarına yaşatarak kendisini haklı çıkarmaya çalışır.
Kendi tercihinin yanlış olabileceğini kabul etmek zor geldiğinde bahaneler üretilir, gerçekler çarpıtılır, eleştirenler suçlanır. Aynı tercihi yapanların sayısı arttıkça kişi kendisini daha güvende hisseder.
Artık amaç doğruyu bulmak değil, yanlışı paylaşacak kadar çok insan bulmaktır.
Oysa başkalarının da aynı hatayı yapması, hatayı ortadan kaldırmaz; yalnızca ona ortak olanların sayısını artırır.
Yanlış çoğalınca doğru mu değişir?
Bir davranış tekrarlandıkça alışkanlığa, sorgulanmadıkça kabule dönüşebilir. Başlangıçta rahatsız eden bir yanlış zamanla sıradanlaşır; ona itiraz edenler ise tuhaf veya sorun çıkaran kişiler olarak görülür.
Böylece ahlaki ölçüler sessizce yer değiştirir. Utanılması gereken davranışlar savunulur, savunulması gereken değerler alaya alınır. “Herkes böyle yapıyor” cümlesi, sorumluluktan kaçmanın bahanesine dönüşür.
Oysa bir yanlışı milyonlarca insanın yapması, onu doğruya dönüştürmez. Kalabalıklar yanılabilir, toplumlar yanlışta birleşebilir, alkışlar gerçeği örtebilir.
Çoğunluk, haklılığın kanıtı değil; bazen yanlışın ne kadar yayıldığının göstergesidir.
Asıl tehlike yanılmak değil, yanlışını fark ettiği hâlde onu korumak için başkalarını da aynı karanlığa sürüklemektir. Yanılmak insana özgüdür; yanlışı bile bile savunmak ise ağır bir sorumluluktur.
Doğru neden yalnızlaştırılır?
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”
Gerçek, çıkarlar üzerine kurulan düzeni rahatsız eder. Haksızlığın üzerindeki örtüyü kaldırır ve insanı kendi davranışıyla yüzleştirir. Bu yüzleşmeden kaçanlar, yanlışlarını düzeltmek yerine gerçeği söyleyeni hedef alır.
Böyle zamanlarda sözün doğruluğu değil, söyleyen kişinin kimliği tartışılır. Hata yapanın davranışı yerine itiraz edenin kusurları aranır. Gerçeği susturmak için tehdit etmek bile gerekmez; yalnız bırakmak, küçümsemek ve alaya almak yeterlidir.
Yanlışın gücü yalnızca onu yapanların sayısından değil, itiraz etmeye cesaret edemeyenlerin çoğalmasından da beslenir.
Yine de her azınlık haklı, her çoğunluk haksız değildir. Mesele, doğruluğu kalabalığın büyüklüğünden bağımsız olarak sorgulayabilmektir.
Adalet, kimin daha kalabalık olduğuna değil, kimin haklı olduğuna bakmayı gerektirir.
Kötülük ne zaman sıradanlaşır?
Dürüstlük saflık, iyilik zayıflık, vicdan gereksiz bir yük sayılmaya başladığında tehlike büyür. İnsanlar iyilik yapanı sorgular, kötülük yapanın mazeretlerini dinler. Haksızlığa uğrayanın acısı yerine neden ses çıkardığı tartışılır.
Zamanla yanlış yapanlar kendilerini haklı, doğru yaşayanlar ise kusurlu göstermeye başlar. Herkes davranışına bir kılıf bulur; fakat kimse şu soruyu sormaz:
“Ben gerçekten doğru olanı mı yapıyorum, yoksa yaptığımı doğru gösterecek bir gerekçe mi arıyorum?”
Kendi kusurunu görmeyen başkasının kusurunu büyütür. Vicdanını susturan, vicdanlı davrananı küçümser. Böylece kötülük yalnızca çoğalmaz; kendisini savunan ve yeni insanlara aktaran bir düzene dönüşür.
Çürümenin en tehlikeli aşaması, yanlışın bir erdeme dönüştürülüp onu yapmayanın suçlanmasıdır.
Çoğunluk olmak, haklı olmak değildir
Tilkiler bir süre sonra yalnızca kendi kayıplarını gizlemekle kalmadı; kendi tercihlerini herkes için ölçü haline getirdi. Kuyruğunu koruyanları aşağılayarak farklılığı kusur gibi gösterdiler.
Mesele herkesin aynı düşünmesi değil, aynı düşünmeyenlerin özgürce yaşayamaz hale gelmesidir.
Bir toplumun gücü, herkesin birbirine benzemesinde değil; farklı düşünenlerin birbirlerinin haklarına ve onuruna saygı gösterebilmesindedir. Hiç kimse çoğunluktan farklı olduğu için aşağılanmayı, dışlanmayı veya eziyet görmeyi hak etmez.
Başkalarının acı çekmesi, insanın kendi acısını haklı çıkarmaz. Bir yanlışın yaygınlaşması da onu meşru kılmaz.
Dayanışma, herkesin aynı olması değil; farklılıklarına rağmen birbirlerinin haklarını koruyabilmesidir.
Sessizlik, ne zaman suça ortak olur?
Her suskunluk korkaklık değildir. İnsan bazen güvenliği, gücü veya imkânı olmadığı için konuşamaz. Bu nedenle her susanı suçlamak adil değildir.
Ancak gücü olduğu halde haksızlığı görmezden gelen, çıkarı uğruna yanlışı savunan ve düzeni bozulmasın diye gerçeği örtenlerin sorumluluğu başkadır. Çünkü sessizlik, bazı durumlarda yanlışın sürmesine alan açar.
Sorun her tartışmada ses yükseltmek değil, vicdanı başkalarının onayına teslim etmemektir. Gerektiğinde konuşabilmek, itiraz edebilmek ve yanlışı yapan kim olursa olsun aynı ölçüyü uygulayabilmektir.
Adaletin asıl sınavı, haksızlığı yapan kişi bize yakınken veya bize fayda sağlarken de doğruyu savunabilmektir. Aksi halde savunduğumuz şey adalet değil, kendi tarafımızın çıkarıdır.
Peki, biz ne zaman bu hale geldik?
Bir toplum bir günde çökmez. Önce küçük haksızlıklar görmezden gelinir, sonra yanlış yapanlara bahaneler bulunur. Gerçeği söyleyenler yalnızlaştırılır; insanlar dışlanmamak için susar. Suskunluk alışkanlığa, alışkanlık kabullenişe dönüşür.
Sonunda kimse düzenin ne zaman değiştiğini hatırlamaz. Herkes içinde yaşadığı düzeni hayatın değişmez gerçeği sanır.
Yanlış yapanların sayısı mı arttı, yoksa yanlış karşısında susanların sayısı mı? Değişen insanlar mı, yoksa neyi ayıpladığımız ve neyi alkışladığımız mı?
Belki de en büyük kaybımız, başımıza gelen haksızlıklar değil; haksızlık karşısında nasıl davranacağımızı unutmak olacaktır.
Toplumlar yalnızca kötü insanların çoğalmasıyla değil, iyiliğin değersizleştirilmesiyle de yara alır. Güven azalır, merhamet zayıflar, adaletin sesi kısılır. İnsanlar aynı toplumda yaşar ama birbirinin acısını göremez hale gelir.
Herkes aynı yalana inandığında gerçek yok olmaz; fakat onu dile getirecek insanların sayısı tehlikeli biçimde azalır.
Asıl mesele, insan kalabilmek
Asıl mesele kaç tilkinin kuyruğunu kestiği değil, gerçeği bilenlerin onu söylemeye ve yanlışı görenlerin ona karşı durmaya cesaret edip edemediğidir.
Bir toplumun çöküşü, yanlış yapanların çoğalmasıyla değil; yanlışın normalleşmesi, doğrunun ayıplanması ve insanların dışlanmamak uğruna vicdanlarından vazgeçmesiyle başlar.
Bir yanlışı milyonlarca insanın yapması, onu doğruya dönüştürmez. Kalabalıklar yanılabilir, çoğunluk haksız olabilir, alkışlar gerçeği örtebilir. İnsan yine de bütün sesler sustuğunda kendi vicdanına dönüp doğruyu sorgulayabilir.
Bugün en çok ihtiyacımız olan şey, birbirimize benzemek değil; birbirimize rağmen insan kalabilmektir.
Bir toplumun kurtuluşu, herkesin aynı kuyruğu taşımasında değil; kimsenin kuyruğunu kesmediği için aşağılanmadığı, gerçeği söylediği için yalnız bırakılmadığı ve iyilik yaptığı için küçümsenmediği bir hayat kurabilmesindedir.
Bir toplumun gerçek çöküşü, yanlışı doğru, doğruyu yanlış ilan edip buna hep birlikte inanmaya başlamasıyla derinleşir.
Bir gün herkesin kuyruğu kesilmiş olabilir. Bu, kuyruğunu koruyanların yanlış yaptığı anlamına gelmez. Bazen bir toplumda geriye kalan son doğruluk işareti, çoğunluğun alay ettiği o tek kişinin farklı durabilme cesaretidir.