Bir ülkenin kaybettiği yalnızca para değilse, geriye ne kalır?
“Güvenme varlığa, düşersin darlığa.” Büyüklerimiz bu sözü boşuna söylememiş. Peki… Ya insan yalnızca varlığına değil; yıllarca güvendiği kurumlara, işleyen sisteme ve yarına dair kurduğu hayallere de güvenmişse? O zaman ne olacak?
Ömrünü alın teriyle geçirmiş bir emekli… Torununun geleceği için dişinden tırnağından artırarak üç kuruş biriktiren bir dede… Çocuğunu okutabilmek, başını sokabileceği bir ev alabilmek için yıllarca fedakarlık yapan bir anne… Sabah kepengini umutla ve borçla açan küçük esnaf… Daha insanca bir hayat yaşayabilmek için bugünden vazgeçen milyonlar…
Her biri, hayatından eksilterek biriktirmiş. Kimi tatilinden, kimi sofrasındaki bir lokmadan, kimi en güzel gençlik yıllarından vazgeçmiş. Çünkü insan yalnızca para biriktirmez; emeğini, umudunu ve geleceğini de biriktirir. O paranın içinde yaşanmamış hayaller, ertelenmiş mutluluklar, evladına daha iyi bir hayat sunma arzusu vardır.
Yıllarca biriktirdiğini kaybetmek, sadece rakamsal bir eksilme değil; bazen bir ömrün emeğini, bazen de bir ailenin geleceğe dair bütün inancını kaybetmesidir. Bugün yaşanan finansal mağduriyetler ve güven krizleri karşısında sorulması gereken sorular artık ertelenemezce açıktır.
Vatandaşın birikimini korumak kimin sorumluluğundadır?
Denetim mekanizmaları görevini zamanında ve etkin bir şekilde yapıyor mu?
Küçük yatırımcı, kuralların kağıt üzerinde kaldığı büyük yapıların karşısında neden bu kadar savunmasız bırakılıyor?
Mağduriyet yaşandıktan yıllar sonra harekete geçen bürokratik sistem, kaybedilen parayı ve daha da önemlisi sarsılan güveni nasıl telafi edecek?
Elbette her ekonomik girişimin doğasında risk vardır. Her finansal kayıp tek başına bir suçun veya ihmalin kanıtı değildir.Ancak vatandaşın güvenini kazanarak onun birikimine talip olan herkesin, özellikle de kamusal sorumluluk taşıyan kurumların ağır bir hesap verme yükümlülüğü vardır. Çünkü güven, üstü örtülebilecek veya ihmal edilebilecek kadar küçük bir detay değildir. Bir insanın parasını kaybetmesi ağır bir ekonomik darbedir; ama bir toplumun güvenini kaybetmesi, geleceğini ve ortak yaşama iradesini kaybetmesidir. Çünkü güven, insanın görünmeyen dayanağıdır. Sabah işe giderken, çocuğunu okula gönderirken, birikimini bir sisteme emanet ederken ve yarın için plan yaparken içini rahatlatan yegane şeydir. Her an aldatılabileceğini, hakkının yeneceğini, koruyucusuz bırakılacağını düşünen bir insan huzurla yaşayabilir mi?
Halkın güvenini kaybeden bir yönetimin ayakta kalamayacağı anlatılır. Çünkü devlet ile vatandaş arasındaki bağ yalnızca yasama, yürütme maddelerinden, soğuk kanunlardan ve resmi bültenlerden ibaret değildir. Bu bağın özünde karşılıklı güven, sadakat ve sorumluluk ahlakı vardır. Devlet, vatandaşından yalnızca kurallara uymasını ve vergi vermesini bekleyen bir otorite değil; onun hakkını, emeğini ve geleceğini koruyan sarsılmaz bir güvence olmalıdır. Devletin asıl gücü, vatandaşından itaat istemesinde değil, vatandaşına hak ettiği güveni verebilmesindedir.
Peki biz güveni ne zaman bu kadar ucuz, bu kadar kolay harcanabilir bir şey haline getirdik?
Dürüstlük neden bazen safdillik, sözünde durmak neden şaşırtıcı bir istisna gibi görülüyor?
Emanete sahip çıkmak, hakkı gözetmek ve alın terine saygı duymak neden olması gerektiği gibi koruma görmüyor?
Büyüklerimiz “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar”, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” demiş.
Doğru olanın, dürüst kalanın ayakta kalabilmesi için neden bu kadar ağır bir bedel ödemesi,neden bu kadar yalnız mücadale etmesi gerekiyor?
Bir de sıkça duyduğumuz “Bal tutan parmağını yalar” sözümüz var. Oysa asıl sorgulamamız gereken, birilerinin parmağını bala batırması değil; o balın kimin emeğiyle üretildiği, kimin hakkının gasp edildiği ve kimin sofrasından eksiltildiğidir. Çünkü haksız kazanç, yalnızca başkasının parasına göz dikmek değildir; onun emeğini, zamanını, hayallerini ve insan onurunu hiçe saymaktır. Hırsız bazen kapıyı zorlayarak, demirleri kırarak girmez; güven kazanılarak içeri davet edilir.
İnsan, en çok güvendiği, sığındığı yerde savunmasız kalır. Güvenmek, biraz da kendini karşısındakinin vicdanına emanet etmektir. Bu emanet suistimal edildiğinde yalnızca maddi varlıklar uçup gitmez; insanların birbirine bakışı, hayata tutunma biçimi ve geleceğe dair beklentileri de kökten zedelenir. Güvenin bittiği yerde sözleşmeler çoğalır, samimiyet ve komşuluk biter. Herkes kimseden şüphe eder, en masum cümlelerin bile arkasında başka hesaplar aranır. Toplumun görünmeyen kılcal damarları birer birer kopar. Üstelik kaybedilen her şeyin karşılığı parayla ölçülemez.
Bir emeklinin o uykusuz gecelerini, bir annenin evladına karşı duyduğu mahcubiyet korkusunu, dişinden tırnağından artırarak bir hayat kurmaya çalışan bir ailenin yıkılan dünyasını hangi hesap cetveli geri getirebilir?
“Ak akçe kara gün içindir” derdi büyüklerimiz. İnsanlar hayatın kötü sürprizlerine karşı ayakta kalabilmek için biriktirir. Peki o kara gün kapıyı çaldığında, alın terini emanet ettiği kurumlar kapı duvar olursa insan kime sığınacak?
Yalnızca mağduriyetlerin bir şekilde giderilmesi değildir. Asıl mesele, benzer felaketlerin bir daha yaşanmaması için denetimlerin şeffaflaşması, liyakatin esas alınması, suçluların cezasız kalmaması ve hesap verebilirliğin gerçekten işletilmesidir.
Çünkü gerçek denetim, felaket kapıyı çaldıktan sonra suçlu aramak için değil; felaket gelmeden önce insan korumak için vardır.
“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.” Bu cümlenin içinde yüzyılların süzgecinden geçmiş değişmez bir adalet sezgisi vardır. Haksızlığa uğrayan insanın feryadı bazen duyulmaz, gözyaşı gözlerden saklanır. Ancak hiçbir büyük haksızlık, üzerinden zaman geçti diye ortadan kalkmaz.
Adaletin terazisi şaşarsa önce hak kaybolur, ardından güven, en sonunda da o toplumun ortak vicdanı iflas eder. Bir ülkenin asıl hazinesi kasasındaki döviz rezerviyle değil, vatandaşının yarın bu ülkeye duyduğu inançla ölçülür. Para yeniden kazanılabilir, kaybedilen gayrimenkul telafi edilebilir, binalar yeniden dikilebilir. Ancak kırılan, paramparça edilen güveni yeniden inşa etmek on yıllar alır. Bugün emekli, işçi, esnaf, anne, genç ve küçük yatırımcı aynı kaygıyla ve korkuyla geleceğe bakıyorsa, ortada göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir toplumsal çürüme ve kriz var demektir. İnsanlar artık yalnızca parasını kaybetmekten değil; emeğinin karşılığını alamamaktan, hakkını ararken kimsesiz kalmaktan ve yarın sabah neyle karşılaşacağını bilememekten korkuyor.
Belki de en acısı, insana güvenmenin, iyi niyetle yaklaşmanın bile bir zafiyet ve risk olarak görülmeye başlanmasıdır. Bir toplumun uğrayabileceği en ağır iflas, kasasının tam takır kalması değil; vatandaşının artık hiçbir söze, hiçbir kuruma,hiçbir vaatlere inanmamasıdır.
Çünkü güven kaybolduğunda sadece finansal piyasalar değil; dostluklar, toplumsal dayanışma, komşuluk hukuku ve en önemlisi devlet ile vatandaş arasındaki kutsal bağ yara alır. İnsanlar birbirine inanmayı bıraktığında geriye sadece kalabalıklar kalır; fakat "millet" olmanın, bir arada yaşamanın ruhu yok olur.
Çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli miras, banka hesaplarında yarım yamalak biriktirdiğimiz paralar değil; emeklerinin karşılığını sonuna kadar alabilecekleri, hak aradıklarında adaleti en gür sesle bulabilecekleri ve yarına korkuyla değil umutla bakabilecekleri bir ülkedir.
Güven bir günde kazanılmaz, ama tek bir kararla, tek bir ihmalle bir günde yıkılabilir. Onun yeniden inşası hamasetle değil; mutlak bir şeffaflıkla, dürüstlükle, tavizsiz hesap verebilirlikle ve adaletle mümkündür. Çünkü bir ülkede insanlar parasını kaybettiğinde sadece mağdur olur; ama adalete ve kurumlara olan güvenini kaybettiğinde tamamen yalnızlaşır.
Para yeniden kazanılır, servetler yeniden yapılır, hayat bir şekilde yeniden kurulur. Ama güvenini kaybetmiş, kimseye inancı kalmamış bir topluma yeniden umut üflemek, hiçbir ekonomik paketin veya siyasi söylemin tek başına başarabileceği bir iş değildir.
Çünkü güven, bir ülkenin görünmeyen en büyük hazinesidir.
O hazineyi korumayı başaramayanlar, o ülkenin yarınını da asla koruyamaz