Bir milletin yokluk içinden yükselen iradesi, bir ülkenin yeniden doğuş hikayesi…

Bir an için gözlerinizi kapatın. Takvimler 30 Ekim 1923’ü gösteriyor…
Bir gün önce Cumhuriyet ilan edilmiş. Fakat ilan edilen yalnızca yeni bir yönetim biçimi değil; yorgun, yoksul, savaşlardan çıkmış, yaralarını henüz saramamış bir milletin yeniden ayağa kalkma kararı…

Şimdi o günün Türkiye’sini gözünüzün önüne getirin.

Nüfusun büyük bölümü köylerde yaşıyor. Yollar yetersiz, ulaşım güç, üretim sınırlı. Pek çok köyde okul yok. Çocuklar okumayı öğrenemeden büyüyor; nice insan hayatında bir doktorun kapısını çalamadan hastalıkla mücadele ediyor. Salgın hastalıklar, yoksulluk ve bakımsızlık insanların ömründen çalıyor. Tarımda makineleşme yok denecek kadar az, sanayi son derece sınırlı. Savaşların geride bıraktığı yıkım, yalnızca binalarda değil, insanların hayatlarında da bütün ağırlığıyla duruyor.

Bir tarafta geçim derdiyle toprağa tutunmaya çalışan köylü, diğer tarafta geleceğini göremeyen çocuklar… Okuma yazma imkanına ulaşamayan kadınlar, sağlık hizmetine erişemeyen aileler, yoklukla boğuşan bir ülke…

Üstelik mesele yalnızca yoksulluk değildi. İnsanların doğdukları aile, yaşadıkları köy, sahip oldukları imkanlar çoğu zaman hayatlarının sınırlarını belirliyordu. Kadınların eğitimde, siyasette, aile hukukunda ve toplumsal yaşamda ciddi eşitsizliklerle karşı karşıya kaldığı bir düzen vardı.

İşte Cumhuriyet, böyle bir ülkenin üzerine kuruldu.

Önünde hazır bir refah, işleyen bir sanayi, güçlü bir sağlık sistemi, yaygın bir eğitim ağı yoktu. Önünde yapılmayı bekleyen koca bir ülke, sarılması gereken yaralar ve yeniden kurulması gereken hayatlar vardı.
Ama bir şey vardı ki… Vazgeçmeyen bir irade.

Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları, bu ülkenin yoksulluğunu kader, cehaletini değişmez gerçek, çaresizliğini de milletin alın yazısı olarak kabul etmedi. Onlar, yalnızca savaş kazanmış bir milletin değil, kendi geleceğini tayin etme hakkına sahip bir toplumun temellerini atmaya giriştiler.

Çünkü bağımsızlık, yalnızca işgal ordularını topraklarından çıkarmak değildi. Bağımsızlık; kendi okulunu açabilmek, kendi fabrikasını kurabilmek, kendi toprağını işleyebilmek, kendi bilim insanını yetiştirebilmek ve kendi geleceğine karar verebilmekti.
Cumhuriyet’in asıl hikayesi burada başlar.

Bir köy çocuğunun, doğduğu yerin yoksulluğuna mahkum olmadan okuyabilmesiydi. Bir kız çocuğunun, yalnızca kız olduğu için hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmamasıydı. Bir kadının kendi hayatı, emeği ve kararları üzerinde söz sahibi olabilmesiydi. Bir insanın, karşısında güçlü biri olduğu için değil, haklı olduğu için hakkını arayabilmesiydi.

Cumhuriyet, insanı kul olmaktan çıkarıp hakları olan bir yurttaş olarak kabul eden büyük bir zihniyet değişimiydi.
Ardından eğitim seferberliği geldi. Harf Devrimi 1928’de yapıldı; okuma yazmayı yaygınlaştırmak için ülkenin dört bir yanında çalışmalar yürütüldü. Okullar açıldı, öğretmenler yetiştirildi. Sağlık hizmetleri geliştirilmeye, salgın hastalıklarla mücadele edilmeye başlandı.

Demiryolları, fabrikalar, üretim tesisleri kuruldu. Hukuk düzeni değişti; 1926 Medeni Kanunu ile kadınların hukuki konumunda önemli dönüşümler gerçekleştirildi.

Bunların hiçbiri bir günde olmadı. Hiçbiri zahmetsiz gerçekleşmedi. Her biri emek, sabır, mücadele ve inanç istedi.
Atalarımız boşuna dememiş: “İşleyen demir ışıldar.”
Bir ülke de çalıştıkça, ürettikçe, öğrendikçe ve bilime sarıldıkça gelişir. Birlikten kuvvet doğar; fakat o kuvveti geleceğe taşıyacak olan akıl, emek ve ortak sorumluluktur.

Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü, işte bu nedenle yalnızca bir vecize değil, yeni bir ülkenin yol haritasıydı. Çünkü cehaletin karanlığında özgürlük eksik kalır; bilimden uzaklaşan toplumlar başkalarının ürettiği bilgiye, teknolojiye ve kararlara bağımlı hale gelir.

Cumhuriyet, bir milletin yalnızca sınırlarını değil, ufkunu da genişletme mücadelesiydi.

Bugün bütün bunları konuşurken geçmişi kutsallaştırmak ya da Cumhuriyet’in her sorunu çözdüğünü iddia etmek zorunda değiliz. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana eksikler de yaşandı, yanlışlar da yapıldı, mücadele edilmesi gereken eşitsizlikler de sürdü. Zaten Cumhuriyet’i anlamak, geçmişte yapılanları görmezden gelmek değil; kazanılan hakların değerini bilirken tamamlanmamış işleri de görme cesaretini göstermektir.

Çünkü Cumhuriyet, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer değildir. Her kuşağın yeniden sahip çıkması gereken bir sorumluluktur.
Bugün bir çocuğun nitelikli eğitim alamaması, bir kadının şiddet karşısında korunamaması, bir insanın yoksulluk yüzünden hayallerinden vazgeçmesi, bir yurttaşın adalet ararken kendisini yalnız hissetmesi hepimizin önünde duran meselelerdir. Cumhuriyet’in bize bıraktığı hedef, yalnızca bir devletin ayakta kalması değil; insanın onuruyla yaşayabildiği, fırsat eşitliğinin sağlandığı, hukukun üstün olduğu, bilimin ve aklın yol gösterdiği bir ülke kurabilmektir.

Bugün sahip olduğumuz imkanları düşünelim. Bir zamanlar okul bekleyen köylerin çocukları bugün üniversitelerde okuyabiliyor. Bir zamanlar eğitim hakkına ulaşmakta zorlanan kadınlar bugün bilimde, sanatta, siyasette, ekonomide ve hayatın her alanında var olabiliyor. Elbette hala yapılacak çok iş var. Ama bütün bunların ardında, bir milletin kaderini değiştirebileceğine duyduğu inanç yatıyor.

Cumhuriyet’in kıymeti, yalnızca hangi şartlarda kurulduğunda değil, hangi insanı ve nasıl bir geleceği hedeflediğinde saklıdır.
Bir ülkeyi ayağa kaldırmak, önce insanını ayağa kaldırmaktır.

Devletin büyüklüğü saraylarının ihtişamıyla değil, yurttaşlarının ne kadar özgür, güvende, eğitimli ve eşit yaşayabildiğiyle ölçülür.
O nedenle Cumhuriyet’i anlamak için yalnızca 29 Ekim 1923’e bakmak yetmez. O tarihten önceki yoksulluğu, savaşların bıraktığı yıkımı, insanların önüne çekilmiş sınırları ve bütün bunlara rağmen yeniden başlama cesaretini görmek gerekir.

Güneş balçıkla sıvanmaz. Tarih, sloganlarla değişmez. Bir milletin hafızası, hoşumuza gitmeyen gerçekleri yok sayarak silinmez.
Cumhuriyet’i küçümseyenlere, onun ne olduğunu merak edenlere söyleyecek sözümüz var:
Cumhuriyet; yokluk içinde var olabilme iradesidir.
Cumhuriyet; bir çocuğun doğduğu köyün kaderine mahkum edilmemesidir.
Cumhuriyet; bir kadının kendi hayatı hakkında söz sahibi olması, bir insanın hakkını arayabilmesi, bir milletin kendi geleceğini kendi elleriyle kurabilmesidir.
Cumhuriyet; karanlığa teslim olmamak, cehalete boyun eğmemek, yoksulluğu kader saymamaktır.
Ve bugün bize düşen, o büyük mücadeleyi yalnızca törenlerde anmak değil; adaletle, eğitimle, üretimle, eşitlikle ve insan onuruyla büyütmektir.
Çünkü Cumhuriyet, bize bırakılmış bir geçmişten ibaret değildir. Bizden sonra yaşayacak çocuklara karşı da taşıdığımız bir gelecek sorumluluğudur.

Cumhuriyet neymiş diyenlere…
Cumhuriyet, bir milletin kendi kaderine razı gelmeyişidir.