Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız, söylediklerine değil; elindeki imkanla ne yaptığına, kendisinden güçlü olana nasıl davrandığına, kendisinden zayıf olana nasıl baktığına ve kimsenin görmediği yerde hangi tercihi yaptığına bakın.

Çünkü insanın gerçek karakteri, rahat zamanlarında değil; kıskandığında, kaybettiğinde, öfkelendiğinde, güç sahibi olduğunda ve karşısındakini ezebilecek bir fırsat yakaladığında ortaya çıkar.
İnsan bazen kendisini anlattığı kişi değildir.
Bazen insanın gerçek yüzünü söyledikleri değil, seçtikleri gösterir.
İnsanlık tarihinin en eski, en sarsıcı ve üzerinde en çok düşünülmesi gereken hikayelerinden biri çıkar karşımıza:
Habil ile Kabil.
Aynı anne babanın çocuklarıydılar.
Aynı evin, aynı toprağın, aynı hayatın içinden geldiler.
Fakat aynı kökten gelmek, aynı karaktere sahip olmak anlamına gelmedi.
Biri kardeşinin varlığını kendisine tehdit olarak gördü.
Diğeri şiddete şiddetle karşılık vermeyi seçmedi.
Biri kıskançlığını büyüttü.
Diğeri öfkenin karşısında sınırını korudu.
Ve insanlık, o gün yalnızca iki kardeşin hikayesine değil, insanın kendi içindeki aydınlıkla karanlığın mücadelesine de tanıklık etti.
Belki de Habil ile Kabil kıssasının bize bıraktığı en büyük soru:
İnsan, başkasının başarısıyla karşılaştığında ne yapar?
Kendi eksiğine mi bakar?
Yoksa başarılı olanı mı düşman ilan eder?
Kendi hatasını düzeltmeye mi çalışır?
Yoksa başkasının başarısını ortadan kaldırarak kendisini başarılı göstermeye mi uğraşır?
İşte kıyas tam burada başlar.
Çünkü kıyas yalnızca “Hangisi daha iyi?” sorusu değildir.
Aynı şartlar karşısında kim neyi seçti?
Habil ile Kabil'i birbirinden ayıran yalnızca sonuç değildi.
Sonuca götüren niyetti.
Kabil, kendi içindeki eksiklikle yüzleşmek yerine Habil'in varlığını sorun haline getirdi.
Bu, insan psikolojisinin en tehlikeli yanılgılarından biridir.
İnsan bazen kendi başarısızlığının acısını taşımak yerine başarılı olanı suçlar.
Bir başkasının yükselmesini kendi düşüşü zanneder.
Bir başkasının takdir edilmesini kendisine yapılmış bir haksızlık gibi algılar.
Bir başkasının ışığını alkışlamak yerine onu söndürmeye çalışır.
Oysa çok basit bir gerçek vardır:
Başkasının ışığını söndürmek, sizin karanlığınızı aydınlatmaz.
Kabil'in trajedisi tam da burada başlar.
Çünkü insanın en büyük savaşı çoğu zaman karşısındaki insanla değil, kendi içinde büyüttüğü duyguyla verdiği savaştır.
Hasetle...
Öfkeyle...
Yetersizlik duygusuyla...
Kendini başkasının başarısı üzerinden ölçme hastalığıyla...
Ve insan bu savaşı kaybettiğinde, karşısındaki insanı yok etmeye çalışırken aslında kendi içindeki insanlığı eksiltmeye başlar.
Belki de Kabil'in hikayesini bugün hala konuşmamızın nedeni budur.
Çünkü Kabil yalnızca geçmişte yaşamış bir karakter değildir.
Kabil, insanın içinde her çağda yeniden ortaya çıkabilecek bir ihtimaldir.
Kıyas dediğimiz şey de aslında tam olarak burada anlam kazanır.
İki insanın birbirine üstünlüğünü ölçmekten söz etmiyorum.
İki insanın aynı imkan karşısında ortaya koyduğu karakteri ölçmekten söz ediyorum.
Bir insan makam sahibi olduğunda nasıl değişiyor?
Para kazandığında nasıl davranıyor?
Kendisine itiraz edilince ne yapıyor?
Bir başkasının başarısını görünce ne hissediyor?
Haksızlığa uğradığında adalet mi arıyor, intikam mı?
Gücü yettiğinde güçsüzü koruyor mu, eziyor mu?
Çünkü insanın değeri, sahip olduklarının büyüklüğüyle değil; sahip oldukları karşısında kendisini ne kadar insan olarak koruyabildiğiyle ölçülür.
Yüzyıllar sonra Dostoyevski'nin Raskolnikov'u aynı soruyu başka bir biçimde önümüze koyar.
Raskolnikov, kendisini sıradan insanların üzerinde görür.
Kendi zihninde bir teori kurar.
Bazı insanların toplumun kurallarının üzerinde olabileceğine inanır.
Fakat cinayetten sonra karşısına polis çıkmadan önce kendi vicdanı çıkar.
Asıl mahkeme oradadır.
İnsanın kendisine anlattığı hikayeyle, yaptığı şey arasındaki mahkeme...
Raskolnikov'un trajedisi yalnızca cinayet işlemesi değildir.
Asıl trajedi, kendisi hakkında kurduğu büyük düşünceyle gerçek davranışı arasındaki uçurumdur.
İnsan başkasını kandırabilir.
Toplumu kandırabilir.
Bir süre kendisini bile kandırabilir.
Ama insanın kendi vicdanından sonsuza kadar kaçması mümkün değildir.
Çünkü insanın içinde, bütün savunmaların sustuğu bir yer vardır:
Vicdan.
Tarih de aynı aynayı bize tutar.
J. Robert Oppenheimer örneğinde olduğu gibi...
Bilim, savaşın koşulları içinde insanlığın önündeki büyük bir tehdidi yenmek amacıyla kullanılabilir.
Fakat bilimsel başarı ile ahlaki sorumluluk aynı şey değildir.
Bir şeyi yapabilecek güce sahip olmak, onu yapmanın doğru olduğu anlamına gelmez.
İşte burada insanlığın en büyük kıyaslarından biri ortaya çıkar:
Yapabiliyor olmak mı önemlidir, yapabildiği halde neyi yapmamayı seçtiği mi?
Bilim ilerleyebilir.
Teknoloji gelişebilir.
Devletler büyüyebilir.
Ordular güçlenebilir.
Servetler çoğalabilir.
Fakat bütün bunlar insanın vicdanından daha hızlı büyürse, ortaya medeniyet değil; güçlenmiş bir insanlığın ahlaken zayıflaması çıkar.
O halde çağımızın sorusu artık yalnızca:
“Ne yapabiliyoruz?” değildir.
“Yapabildiğimiz halde neyi yapmamayı seçiyoruz?”
İnsanlığın gerçek sınırı belki de tam burada başlar.
Bugün bu kıyası dijital dünyada da görüyoruz.
Bir algoritma geliştiriliyor.
Amaç başlangıçta basit:
Daha fazla kullanıcı...
Daha fazla izlenme...
Daha fazla tıklama...
Daha fazla zaman...
Sonra bir gün dönüp bakıyoruz.
İnsanların dikkatleri parçalanıyor.
Bağımlılık davranışları artıyor.
Çocuklar ekranlardan ayrılamıyor.
Toplumlar birbirine daha fazla öfkeleniyor.
İnsanlar birbirini anlamaktan çok birbirini tüketmeye başlıyor.
Ve mucit, kendi eserine bakıyor.
Modern dünyanın en zor kıyası ortaya çıkıyor:
“Ben ne yaptım?”
İnsan bazen kendi eserinin karşısında kendi geçmişiyle yüzleşir.
Yaptığı şey ile amaçladığı şey arasındaki mesafeyi görür.
Ve anlar ki insan yalnızca icatlarının sahibi değildir.
İcatlarının sonuçlarının da sorumlusudur.
Midas'ın hikayesi ise bize başka bir kıyas öğretir.
Midas daha fazla altın istedi.
Daha fazla güç.
Daha fazla zenginlik.
Ve dileği gerçekleşti.
Fakat dokunduğu her şey altına dönüşmeye başladığında, sahip olduklarının aslında sahip olduğu hayatı yok ettiğini gördü.
Ekmek altın oldu.
Su altın oldu.
Sevgiye dokunduğunda bile elindeki şey değerini kaybetti.
Midas'ın trajedisi zengin olması değildi.
Neyin gerçekten değerli olduğunu geç anlamasıydı.
Sahip olduğumuz şeyler mi bizi büyütüyor?
Yoksa sahip olduklarımız uğruna kaybettiklerimiz mi bizi küçültüyor?
Çünkü insan bazen servet kazanırken huzurunu, makam kazanırken dostlarını,
güç kazanırken vicdanını, şöhret kazanırken kendisini kaybedebilir.
Ve dışarıdan bakıldığında kazanıyor gibi görünen insan, içeride çoktan kaybetmiş olabilir.
Hz. Yusuf'un hikayesi ise aynı kıyasın bambaşka bir sonucunu gösterir.
Kardeşleri onu kıskandı.
Kuyuya attı.
Hayat onu sınadı.
Yıllar geçti.
Kader değişti.
Güç el değiştirdi.
Bir zamanlar kuyuya atılan Yusuf, kendisine bunu yapanların karşısında güçlü bir konuma geldi.
Aslında insanın gerçek karakteri sınandı.
Çünkü artık intikam almak için gücü vardı.
Fakat o, kötülüğe kötülükle cevap vermedi.
Böylece insanlık tarihinin en güçlü kıyaslarından biri ortaya çıktı:
Biri kötülük karşısında kötülüğü büyüttü; diğeri kötülüğe rağmen kötülüğe dönüşmedi.
İnsanın büyüklüğü belki de budur.
Size yapılan kötülüğü tekrar etmemek.
Çünkü insanı yalnızca başına gelenler değil, başına gelenlerden sonra yaptığı seçimler tanımlar.
Hz. Musa ile Firavun arasındaki kıyas da bize gücün kendisinin ahlaki olmadığını öğretir.
Güç nötrdür.
Onu anlamlı ya da tehlikeli yapan, kimin elinde ve hangi amaçla kullanıldığıdır.
Aynı makam bir insanın elinde hizmete dönüşebilir.
Başka bir insanın elinde zulme.
Aynı para yardıma dönüşebilir.
Başka bir insanın elinde sömürüye.
Aynı bilgi aydınlanma yaratabilir.
Başka bir insanın elinde manipülasyona dönüşebilir.
Aynı teknoloji insanı özgürleştirebilir.
Başka bir teknoloji insanı kendisine bağımlı hale getirebilir.
Demek ki mesele yalnızca neye sahip olduğumuz değildir.
Mesele, sahip olduğumuz şeyin bizi neye dönüştürdüğüdür.
İki insan aynı acıyı yaşayabilir.
Biri nefret eder.
Diğeri merhamet eder.
İki insan aynı haksızlığa uğrayabilir.
Biri intikam arar.
Diğeri adalet arar.
İki insan aynı makamı elde edebilir.
Biri halkına hizmet eder.
Diğeri halkın üzerine çıkar.
İki insan aynı başarısızlığı yaşayabilir.
Biri kendisini sorgular.
Diğeri herkesi suçlar.
İki insan aynı eleştiriyi duyabilir.
Biri ders çıkarır.
Diğeri düşman üretir.
İki insan aynı güce sahip olabilir.
Biri korur.
Diğeri korkutur.
İşte insanı birbirinden ayıran çizgi tam burada başlar:
Şartlar aynı olabilir; seçimler aynı değildir.
Fakat bütün bunlardan daha zor bir kıyas vardır.
İnsanın kendisiyle yaptığı kıyas.
Dünkü insanla bugünkü insanı kıyaslamak...
Dün savunduğu değerlerle bugün yaptıklarını kıyaslamak...
Söyledikleriyle yaptıklarını kıyaslamak...
İnsanlara verdiği sözlerle tuttuğu sözleri kıyaslamak...
Güçsüzken söylediği sözlerle güç eline geçtiğinde yaptığı davranışları kıyaslamak...
Kendisine anlattığı insanla, gerçekten olduğu insanı kıyaslamak.
İnsanın kaçamayacağı mahkeme budur.
Çünkü insan başkalarının gözünden saklanabilir.
Ama kendi hafızasından saklanamaz.
Geçmişte verdiği kararlar bir gün karşısına çıkar.
Söylediği sözler geri döner.
Yaptığı iyilikler de, yaptığı kötülükler de insanın peşinden gelir.
İnsan bazen kendi hayatının tanığıdır.
Bazen sanığı.
Bazen hakimi.
Ve çoğu zaman hepsidir.
Kabil'in aynası da buydu.
O, kardeşini ortadan kaldırarak kendi sorununu ortadan kaldıracağını sandı.
Oysa insan bazen karşısındakini yok ederek kendi içindeki karanlığı daha görünür hale getirir.
Çünkü kıskançlık ortadan kaldırılan insanla birlikte yok olmaz.
Öfke, hedef ortadan kalkınca sona ermez.
Haset, rakip yok edilince iyileşmez.
Tam tersine...
İnsan kendi içindeki boşlukla baş başa kalır.
Belki de Kabil'in en büyük yenilgisi Habil'i öldürmesi değil, kendi içindeki insanı kaybetmesiydi.
Bugün iş yerlerinde, siyasette, kurumlarda, sosyal medyada, ailelerde ve toplumun her katmanında aynı kıyas yeniden kuruluyor.
Birinin başarısını görünce sevinebiliyor muyuz?
Bir başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemseyebiliyor muyuz?
Bizden daha başarılı birini gördüğümüzde ondan öğrenebiliyor muyuz?
Yoksa onu küçültmeye mi çalışıyoruz?
Gücümüz yettiğinde güçsüzü koruyor muyuz?
Bize haksızlık yapıldığında adalet mi arıyoruz, intikam mı?
Bir makam bize verildiğinde insanlara yaklaşıyor muyuz, yoksa insanlardan uzaklaşıyor muyuz?
Kimse bizi alkışlamadığında da doğru olanı yapıyor muyuz?
Kendimizden başka kimsenin görmediği yerde nasıl bir insanız?
Çünkü gerçek karakter, alkışların olduğu yerde değil; kimsenin görmediği yerde verilen kararlarda ortaya çıkar.
İnsanı makamı değil, makamdayken yaptığı seçimler anlatır.
İnsanı parası değil, parası varken nasıl davrandığı anlatır.
İnsanı bilgisi değil, bilgisini nasıl kullandığı anlatır.
İnsanı gücü değil, gücü karşısında kendisine koyduğu sınır anlatır.
İnsanı başarıları değil, başarıya ulaşırken çiğnemediği değerler anlatır.
Ve belki de insanı en çok, kendisine hiçbir karşılık sağlamayacak bir iyiliği yapıp yapamadığı anlatır.
Belki bugün hepimizin kendimize sorması gereken en keskin soru:
Ben kime benziyorum?
Habil'e mi?
Kabil'e mi?
Yusuf'a mı?
Onu kuyuya atan kardeşlerine mi?
Musa'ya mı?
Firavun'a mı?
Raskolnikov'un kendi vicdanıyla hesaplaşan tarafına mı?
Midas'ın bitmeyen hırsına mı?
Yoksa henüz kendisiyle yüzleşmeye cesaret edemeyen o insana mı?
Bu sorunun cevabı kolay değildir.
Çünkü insan kendisini başkalarına göre anlatmayı sever.
Kendisini iyi niyetleriyle tanımlar.
Fakat hayat insanı niyetleriyle değil, tercihleriyle sınar.
İnsan “Ben adilim” diyebilir.
Ama adaletsizliğe uğradığında başkasının hakkını koruyabiliyor mu?
“Ben merhametliyim” diyebilir.
Ama kendisinden güçsüz birine nasıl davranıyor?
“Ben liyakate inanıyorum” diyebilir.
Ama kendisinden daha başarılı birini gördüğünde ne yapıyor?
“Ben dürüstüm” diyebilir.
Ama kimsenin bilmeyeceği bir fırsat önüne geldiğinde neyi seçiyor?
Söz insanın kendisi hakkında anlattığı hikayedir; davranış ise gerçek hikayesidir.
Belki de hayat bize sürekli aynı soruyu farklı biçimlerde soruyor:
Gücün eline geçtiğinde ne yapacaksın?
Kaybettiğinde ne yapacaksın?
Kıskandığında ne yapacaksın?
Haksızlığa uğradığında ne yapacaksın?
Affetme imkanın olduğunda ne yapacaksın?
Kimsenin seni görmediği yerde ne yapacaksın?
Çünkü insanı belirleyen yalnızca sahip olduğu şartlar değildir.
Şartlar karşısında verdiği kararlar, insanın gerçek kimliğini ortaya çıkarır.
Habil ile Kabil arasındaki fark belki de tam olarak budur.
Biri içindeki öfkeye teslim oldu.
Diğeri şiddeti seçmedi.
Yusuf kötülüğün kurbanı oldu ama kötülüğün kendisine dönüşmedi.
Midas istediğine kavuştu ama kavuştuğu şeyin bedelini gördü.
Raskolnikov suç işledi ama sonunda kendi vicdanıyla hesaplaşmak zorunda kaldı.
Tarih, edebiyat ve insanlık bize farklı isimlerle aynı soruyu sormaya devam ediyor:
İnsanın eline güç geçtiğinde, içindeki insan mı büyür; yoksa içindeki Kabil mi?
Evet, asıl kıyas budur.
Başkasıyla değil, kendimizle yapılan kıyas.
Dünkü ben ile bugünkü ben...
Söylediğim ile yaptığım...
İnandığım ile yaşadığım...
Sahip olduğum güç ile o güç karşısında koyduğum sınır...
Ve nihayetinde:
Kendime anlattığım insan ile aynada gördüğüm insan...
Çünkü insanın en ağır mahkemesi vicdanıdır.
Orada hakim de sizsiniz, sanık da.
Tanık da sizsiniz, hesap veren de.
O mahkemede makamın, paranın, şöhretin, unvanın ve alkışın hiçbir hükmü yoktur.
Geriye yalnızca tek bir soru kalır:
“Elime verilen imkânlarla nasıl bir insan oldum?”
Belki de hayatın gerçek ölçüsü budur.
Ne kadar kazandığın değil...
Ne kadar yükseldiğin değil...
Ne kadar güçlendiğin değil...
Güçlendiğinde kimi ezmediğin.
Ne kadar tanındığın değil...
Kimse seni görmediğinde ne yaptığın.
Ne kadar başarılı olduğun değil...
Başarırken neyi kaybetmediğin.
Ve belki de insanın en büyük zaferi, dünyadaki herkesi yenmek değildir.
Kendi içindeki Kabil'i yenebilmektir.
Çünkü insan başkasını yendiğinde güçlü olabilir.
Ama kendisindeki kötülüğü yenebildiğinde gerçekten insan olur.