Ahlakın sustuğu, adaletin yorulduğu, vicdanın yalnız bırakıldığı yerde…

Bir toplum bir sabah uyanıp da çürümüş olmaz. Çürüme, çoğu zaman kimsenin önemsemediği küçük tavizlerle başlar. Bir haksızlığın görmezden gelinmesiyle, bir yalanın işimize geldiği için affedilmesiyle, bir suçun failine değil tarafına bakılmasıyla… Sonra yanlış, yanlış olmaktan çıkar; alışkanlığa dönüşür. Alışkanlıklar büyür, vicdanlar susar ve bir gün herkesin şikâyet ettiği düzenin içinde, herkesin kendine göre bir bahanesi olduğu görülür. Bir toplumun çöküşü, kötülüğün çoğalması kadar, iyiliğin direnme gücünü kaybetmesiyle de başlar. Bugün kendimize sormamız gereken soru yalnızca ülkenin nereye gittiği değildir.

Biz, bu ülkenin nereye gitmesine izin veriyoruz?

Çünkü toplum dediğimiz şey, uzaktan seyredilen kalabalıklar değildir. Toplum; evinde çocuğuna nasıl davrandığımız, iş yerinde hakkı nasıl gözettiğimiz, sokakta güçsüzü nasıl karşıladığımız, bir haksızlık gördüğümüzde başımızı çevirip çevirmediğimizdir. Herkesin büyük meseleler karşısında söyleyecek bir sözü olabilir. Fakat insanın gerçek karakteri, çoğu zaman kimsenin görmediği yerde verdiği kararla ortaya çıkar. İnsan, kendisine hiçbir fayda sağlamayacak olsa bile doğru olanı yapabiliyorsa ahlak orada başlar.

Çürüme nasıl görünür hale gelir?

Toplumsal çürüme yalnızca büyük yolsuzluklarda, ağır suçlarda veya açık adaletsizliklerde ortaya çıkmaz. Bazen bir sıraya kaynak yapmakta, tanıdık aracılığıyla işini öne aldırmakta, başkasının emeğini kendine mal etmekte, yanlış bilgi yaymakta, torpili “işini halletmek” diye masumlaştırmakta görünür. Bir toplumda insanlar kurallara uyanları saf, dürüst davrananları beceriksiz, hakkını arayanları sorun çıkaran kişiler olarak görmeye başladığında çürüme derinleşir. Çünkü o noktada yalnızca yanlış davranışlar çoğalmaz; doğru davranışlar da değersizleştirilir. Çürümenin en tehlikeli biçimi, kötülüğün kötülük olarak görülmemesidir. İnsanlar haksızlığı savunmaya başladığında, yalanı “zorunluluk”, kayırmacılığı “yardım”, suskunluğu “tedbir”, korkaklığı “akıl” diye adlandırdığında toplumun ahlaki ölçüleri yerinden oynamış demektir. Bir başka tehlike de dilin değişmesidir. Yolsuzluk “usulsüzlük”, baskı “disiplin”, ayrımcılık “tercih”, liyakatsizlik “uyum”, hesap sormak ise “düşmanlık” diye sunulmaya başlandığında gerçekler kelimelerin arkasına saklanır.

Oysa bir toplumun kendini koruyabilmesi için önce yanlışın adını doğru koyabilmesi gerekir.

Çocuklara başarıyı öğretirken insan olmayı unuttuk mu?

Çocuklarımızın iyi okullarda okumasını, yabancı dil öğrenmesini, sınavlarda başarılı olmasını, iyi mesleklere sahip olmasını istiyoruz. Onların geleceği için gecemizi gündüzümüze katıyoruz. Daha iyi bir hayat yaşasınlar, kimseye muhtaç olmasınlar, ayakları üzerinde dursunlar diye çabalıyoruz.

Peki, bütün bunları yaparken onlara dürüst olmayı, başkasının hakkına saygı duymayı, güçsüzü ezmemeyi, haksız kazançtan utanmayı ve hata yaptıklarında özür dilemeyi yeterince öğretebiliyor muyuz?

Bir çocuğa kazanmayı öğretip kaybedene saygı duymayı öğretmezsek, başarıyı öğretip dürüstlüğü unutturursak, bilgiyle donatıp vicdanını geliştirmezsek nasıl bir gelecek hazırlıyoruz?

Diploması olan ama adalet duygusu olmayan; makam sahibi olan ama sorumluluk taşımayan; çok konuşan ama başkasının acısını duymayan insanlar yetiştirmek, eğitimin başarısı olabilir mi?

Ağaç yaşken eğilir. Fakat ağacın nasıl büyüyeceğini yalnızca toprağı değil, gördüğü güneş, aldığı su ve çevresindeki şartlar da belirler. Çocuklar da böyledir. Onlara söylediklerimiz kadar yaptıklerımızı izlerler. Evde dürüstlüğü anlatıp dışarıda çıkarımız için yalan söylüyorsak, adaleti savunup işimize gelmeyen haksızlık karşısında susuyorsak, çocuklarımıza verdiğimiz ders sözlerimizde değil, davranışlarımızda saklıdır.

Çocuklar bazen nasihatlerimizi değil, çelişkilerimizi miras alırlar. Onlara yalnızca “başarılı ol” demek yetmez. “Başarırken kimseyi ezme, yükselirken geride bıraktıklarının hakkını unutma, hata yaptığında sorumluluk al, gücün yettiğinde başkasını koru” demeyi de öğretmeliyiz.

Çünkü başarı, insanlığın yerine geçtiğinde bir kazanım olmaktan çıkar; başkalarının kaybı pahasına elde edilen bir üstünlüğe dönüşür.
Ve insanın içini en çok acıtan gerçekler… Yarınından endişe ettiğimiz çocuklara, bugünümüzün yanlışlarını normalleştirerek bir gelecek kuramayız. Vicdan, yalnızca başkasının başına gelen acıya üzülmek değildir

Bir insanın acısına üzülmek elbette kıymetlidir. Ancak vicdan, yalnızca gözyaşı dökmek değildir. Vicdan, o acının neden yaşandığını sorgulamak; mümkünse önüne geçmek; kendi çıkarımız tehlikeye girdiğinde bile haksızlığa ortak olmamaktır. Hepimiz adalet isteriz. Ta ki adalet bizim alışkanlıklarımızı, çevremizi, çıkarlarımızı veya savunduğumuz kişileri sorgulamaya başlayana kadar…

Kendi tarafımızın yanlışını görmezden gelip karşı tarafın yanlışını büyütüyorsak, haklıyı değil yakınımızı savunuyorsak, ilkelerimizi kişilere göre değiştiriyorsak savunduğumuz şey adalet değil, aidiyetimizin sağladığı rahatlıktır. Oysa adalet, insanın sevdiğine de sevmediğine de aynı ölçüyle bakabilmesidir. Doğruyu söyleyenin kim olduğuna değil, ne söylediğine; yanlışı yapanın hangi makamda bulunduğuna değil, ne yaptığına bakabilmektir.

Adalet düşüncesi, bir yerdeki haksızlığın başka yerlerdeki adaleti de tehdit eder. Çünkü haksızlık, yalnızca uğradığı insanı yaralamaz; onu görüp sessiz kalanların da dünyasını değiştirir. Bugün başkasının hakkı yenirken sustuğumuzda, yarın kendi hakkımızı savunacak bir ses bulamayabiliriz. İnsan bazen başkasının başına gelen felaketi uzaktan izler ve kendini güvende sanır. Oysa ateş düştüğü yeri yaksa da adaletsizliğin dumanı bütün toplumu sarar.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, bir gün herkesin kapısına dayanabilecek bir kötülüğe sessizce ömür vermektir.

Vicdanın sınandığı yer, herkesin aynı fikirde olduğu kalabalıklar değildir. Asıl sınav, çoğunluğun alkışladığı bir yanlış karşısında “Bu doğru değil” diyebilmektir. İnsan, yalnız kaldığında da doğruyu savunabiliyorsa vicdanını koruyor demektir.

Liyakatın kaybolduğu yerde yalnızca işler değil, umutlar da bozulur. Bir ülkenin geleceği, sahip olduğu kaynakların büyüklüğüyle olduğu kadar, o kaynakları kimlerin ve nasıl yönettiğiyle de ilgilidir. Bir doktorun bilgisi, bir öğretmenin emeği, bir mühendisin hesabı, bir kamu görevlisinin kararı, bir yöneticinin vicdanı… Bunların her biri, başka bir insanın hayatına dokunur. Bu nedenle liyakat, yalnızca işe alımda kullanılan teknik bir ölçüt değildir; insan hayatına duyulan saygının gereğidir.

Bir göreve ehil olmayan kişi getirildiğinde yalnızca bir koltuk yanlış kişiye verilmiş olmaz. O görevi hak eden birinin emeği değersizleştirilir; hizmet bekleyen insanların hakkı ertelenir; kurumlara duyulan güven biraz daha aşınır. İşini iyi yapan insanın görünmez kaldığı, sorumluluk taşımayanın ödüllendirildiği, yeteneğin değil yakınlığın kapı açtığı bir düzende çalışkanlık neden anlamını korusun? Gençler neden emeklerine güvensin?

İnsanlar neden dürüstlüğün karşılığını alacaklarına inansın?

Liyakat yalnızca devlet kurumları için değil, toplumun bütün alanları için gereklidir. Bir okulun yönetiminden bir hastanenin işleyişine, bir şirketin kararlarından bir sivil toplum kuruluşunun yönetimine kadar her yerde ehliyet ve sorumluluk aranmalıdır. Atatürk’e atfedilen, vatan sevgisini görevini en iyi yapmakla ilişkilendiren sözün özünde önemli bir hatırlatma vardır. Ülkeye hizmet, yalnızca büyük laflar etmekle değil, üstlenilen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmekle mümkündür.

Öğretmen sınıfta, hekim hastanede, işçi tezgahında, esnaf dükkanından, yönetici karar masasında, siyasetçi kamu görevinde… Herkes kendi işinin hakkını verdiğinde toplum güçlenir.
Çünkü bir ülke, yalnızca büyük insanların büyük kararlarıyla değil, milyonlarca insanın her gün yaptığı küçük ama doğru işlerle ayakta kalır. Adaletin terazisi, gücün gölgesinde kalmamalıdır. Bir toplumun adalete güveni, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla değil, o kararların nasıl alındığına duyulan inançla oluşur. Hukuk herkese aynı mesafede durmuyorsa, insanlar haklı çıkmak için haklı olmaktan başka yollar aramaya başlar. Güçlü olanın korunacağına, güçsüz olanın yalnız kalacağına dair inanç yaygınlaştığında, insanlar haklarını aramak yerine ilişkilerini güçlendirmeye çalışır.

İnsanlar doğru olanı yapmanın değil, sonuç almanın yollarını arar. Dürüstlük bir erdem olmaktan çıkar, saflık gibi görülmeye başlanır. Kurallara uyan kendini zararda, kuralları aşan kendini kazançlı hisseder. Böyle bir yerde yalnızca adalet değil, ahlak da yara alır.

Çünkü adalet, yalnızca suçlunun cezalandırılması değildir. Adalet; suçsuzun kendini savunabilmesi, güçsüzün hakkını arayabilmesi, mağdurun sesinin duyulması ve hiçbir makamın hukukun üzerinde olmadığını bilmesidir. Adaletin gecikmesi insanların hayatını beklemeye alabilir. Adalete duyulan güvenin kaybolması ise toplumun geleceğe dair inancını zedeler. Bir insan hakkını ararken korkmak zorunda kalıyorsa, bir vatandaş gerçeği söylediğinde yalnız bırakılacağından endişe ediyorsa, bir kamu görevlisi yanlış karşısında susmayı güvenli buluyorsa burada yalnızca bireysel cesaret meselesi yoktur. Kurumların insanlara güven verebilmesi meselesi vardır. Devletin gücü, vatandaşını ne kadar susturabildiğiyle değil, en güçsüz vatandaşının hakkını ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür. Adaletin varlığı kadar, adalete erişebilmek de önemlidir. İnsanların haklarını öğrenebildiği, hukuki desteğe ulaşabildiği, kararların gerekçesini anlayabildiği ve kamu kurumlarından hesap sorabildiği bir düzen kurulmadıkça adalet yalnızca kağıt üzerinde kalabilir.

Siyaset, taraf tutma sanatı değil; sorumluluk taşıma görevidir.

Siyaset insan hayatına dokunuyorsa, siyasetçinin sorumluluğu da kendi çevresinin sınırlarını aşmalıdır.

Bir yanlışı yalnızca karşı taraf yaptığında yanlış saymak, kendi tarafımız yaptığında ise bahaneler üretmek, toplumsal kutuplaşmayı besler. Böyle bir anlayışta hakikat, olayların kendisine göre değil, kimin işine yaradığına göre değerlendirilir.

Oysa bir ülkede adalet, yalnızca başkasına uygulanmasını istediğimiz bir ilke olamaz. Şeffaflık, yalnızca başkasının hesabını sorarken hatırladığımız bir talep olamaz. Liyakat, yalnızca rakibimizin göreve getirdiği kişiyi eleştirirken savunduğumuz bir değer olamaz.

İlke dediğimiz şey, çıkarımızla çatıştığında da arkasında durabildiğimiz şeydir. Siyaset, insanlara ne kadar güçlü olduğunu göstermek için değil, gücü insan onuruna hizmet ettirmek için vardır. Makam, kişisel üstünlük belgesi değil, kamu adına üstlenilmiş bir emanettir.

Bir yöneticinin değeri, çevresinde kaç kişinin bulunduğuyla değil, kendisine itiraz eden insanlara nasıl davrandığıyla da anlaşılır. Bir siyasetçinin samimiyeti, yalnızca meydanlarda söylediği sözlerle değil, hesap vermesi gerektiğinde gösterdiği tutumla ölçülür.

Çünkü asıl sınav, alkışlandığımız zaman değil, eleştirildiğimiz zaman başlar. Siyasetin dili de toplumun ahlakını etkiler. Hakaretin, küçümsemenin, düşmanlaştırmanın ve sürekli suçlamanın normalleştiği bir siyasi ortamda insanlar birbirini yurttaş olarak değil, tehdit olarak görmeye başlar. Oysa farklı düşünmek, birbirini yok saymayı gerektirmez. Demokrasi, herkesin aynı şeyi düşünmesi değil; farklı düşünenlerin aynı hukuk içinde yaşayabilmesidir. Kamu malı, kişisel çıkarın değil, ortak geleceğin emanetidir

Kamu kaynakları, kimsenin kişisel serveti değildir. O kaynakların içinde çalışan insanın emeği, emeklinin vergisi, çocuğun eğitim hakkı, hastanın sağlık hizmeti, geleceğin ihtiyaçları vardır. Bir kamu kaynağı kötüye kullanıldığında kayıp yalnızca bütçedeki bir rakam değildir. Bir okulun eksiği, bir hastanın bekleyişi, bir ailenin karşılanamayan ihtiyacı, bir gencin önüne çıkmayan fırsat olabilir. Bu nedenle yolsuzlukla mücadele yalnızca hukuki bir işlem değil, ahlaki bir sorumluluktur. Şeffaflık, denetim ve hesap verebilirlik; kişileri peşinen suçlamak için değil, kamu güvenini korumak için gereklidir. Gelirlerin, harcamaların, kamu ihalelerinin ve çıkar ilişkilerinin hukuka uygun biçimde denetlenmesi, yönetenle yönetilen arasındaki güvenin temelidir. Herkesten dürüstlük bekleyen bir düzen, önce kendi kurumlarının denetlenebilir olmasını sağlamalıdır. Hesap sorulmayan yerde yanlışın tekrarlanması kolaylaşır. Ayrıcalık görenler cesaretlenirken kurallara uyanlar kendilerini yalnız hisseder. Zamanla toplumda şu tehlikeli kanaat yerleşir: Doğru olanı yapmak değil, yakalanmamak önemlidir.

Bir ülkenin geleceği için bundan daha ağır bir ahlaki kayıp düşünülebilir mi?

Kamu malına sahip çıkmak yalnızca yöneticilerin değil, bütün yurttaşların sorumluluğudur. Vergi vermek, ortak alanları korumak, kamu hizmetlerini kötüye kullanmamak, israfı sorgulamak ve gördüğü usulsüzlüğü yetkili mercilere bildirmek de yurttaşlık bilincinin parçalarıdır.

Toplumsal çürümenin önemli göstergelerinden biri de gerçeğin değersizleşmesidir. İnsanlar doğrulanmamış bilgileri sorgulamadan paylaşmaya, yalnızca kendi görüşlerini destekleyen haberleri doğru kabul etmeye başladığında ortak gerçeklik zayıflar. Yalan haber, yalnızca yanlış bir bilgi değildir. İnsanların kararlarını etkiler, korkuyu büyütür, düşmanlığı körükler ve masum insanların hedef haline gelmesine yol açabilir. Bu nedenle bilgiye erişim kadar, bilgiyi değerlendirme sorumluluğu da önemlidir. Her duyduğumuza inanmamak, kaynağı sorgulamak, bir iddiayı paylaşmadan önce doğrulamak ve hata yaptığımızda düzeltmek zorundayız. Medya kuruluşları da bu sorumluluğun dışına çıkamaz. Haber ile yorumun ayrılması, kişilik haklarına saygı gösterilmesi, suçluluğu kesinleşmemiş kişilerin peşinen mahkum edilmemesi ve kamu yararının gözetilmesi gerekir. Hakikatin yerini propaganda aldığında toplum yalnızca bilgisizleşmez; birbirine güvenme yeteneğini de kaybeder.

Peki, nereden başlamalıyız?

Eğitimden mi, adaletten mi, denetimden mi?

Bu sorunun cevabı, birini seçip diğerlerini bekletmek değildir. Çünkü eğitim, uzun vadeli bir zihniyet dönüşümünün temelidir; bağımsız ve tarafsız işleyen adalet, bugünün haksızlıklarına karşı güvencedir; şeffaflık ve denetim ise kamu gücünün kişisel çıkara dönüşmesini önlemeye yardımcı olur. Eğitim, vicdanlı bireyler yetiştirmeyi hedeflemeli. Hukuk, herkesin eşit biçimde korunmasını sağlamalı. Kamu yönetimi, liyakati esas almalı. Siyaset, hesap vermeyi zayıflık değil sorumluluk saymalı. Aileler, okullar ve kurumlar da söyledikleri değerleri davranışlarıyla desteklemeli.

Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Fakat birlikte işlediklerinde toplumun kendini onarma imkanı güçlenir. Çünkü bir çocuğa dürüstlüğü öğretmek ne kadar önemliyse, o çocuğun büyüdüğünde dürüst kaldığı için cezalandırılmadığı bir düzen kurmak da o kadar önemlidir. İnsanlardan doğru olmalarını isteyip yanlışın ödüllendirildiği koşulları değiştirmiyorsak, yalnızca nasihat ediyoruz demektir. Gerçek dönüşüm, güzel sözlerin kurumların işleyişine, ahlaki ilkelerin günlük davranışlara, adalet talebinin somut güvencelere dönüşmesiyle başlar.

Bu dönüşüm için büyük sözlerden önce küçük ama kararlı adımlar gerekir.

Haksızlık karşısında sessiz kalmamak.

Kendi tarafımızın yanlışını da eleştirebilmek.

Torpili ve kayırmacılığı normalleştirmemek.

Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sormak.

Doğrulanmamış bilgileri yaymamak.

Çocuklara yalnızca başarıyı değil, sorumluluğu da öğretmek.

İşimizi, görevimizi ve yetkimizi hakkıyla yerine getirmek.

Farklı düşünene düşman değil, yurttaş olarak bakmak.

Hata yaptığımızda savunmaya geçmek yerine özür dilemek.

Doğruyu savunurken de insan onurunu korumak.

Toplumlar yalnızca seçimlerle, yasalarla veya yöneticilerle değişmez. Yurttaşların günlük tercihleri de değişimin yönünü belirler. Her birey, bulunduğu yerde adaleti ve dürüstlüğü biraz daha görünür kılabilir. Bir ülkeyi ayakta tutan, vicdanını kaybetmemiş insanlardır. Belki de en çok, birbirimize karşı duyarsızlaşmaktan korkmalıyız. Bir çocuğun gözyaşını sıradan görmekten, bir insanın hakkının yenmesini önemsiz saymaktan, yoksulluğu kader diye kabullenmekten, liyakatsizliği olağan karşılamaktan, haksızlığı yapanın kimliğine göre hüküm vermekten…

Çünkü insan, zamanla alıştığı şeyin ağırlığını hissetmemeye başlayabilir. Dün karşı çıktığı bir yanlışı bugün savunabilir. Bir zamanlar utandığı bir davranışı, çevresindeki herkes yapıyor diye normalleştirebilir. Vicdanın en büyük tehlikesi de … Bir anda yok olması değil, yavaş yavaş sesini kaybetmesi.

İnsan olmanın değeri, başkasının insanlığını tanımakla da ölçülür. Ne yalnızca bilgi bizi kurtarır ne yalnızca kanun ne de yalnızca iyi niyet. Bilginin vicdanla, gücün sorumlulukla, hukukun adaletle, siyasetin ahlakla buluşması gerekir. Bir toplumun yeniden ayağa kalkması için önce herkesin kusursuz olması gerekmez. Yanlışını kabul eden, hakkı teslim eden, hesap veren, haksızlık karşısında ses çıkaran ve kendi çıkarından önce ortak iyiliği düşünebilen insanların çoğalması gerekir.

Çünkü yanlışa ortak olmamak yetmez; doğruyu savunmak da gerekir.

Ağaca balta vurmuşlar, sapı bendendir, demiş. Bazen insan, kendisini yaralayan düzenin devamına kendi eliyle katkıda bulunur. Bu yüzden değişim talebi, yalnızca başkalarına yöneltilmiş bir eleştiri olarak kalmamalıdır. Her birimiz kendi payımıza düşen sorumluluğu da görmeliyiz.
Bir gün çocuklarımızın bize dönüp, “Siz bütün bunlar olurken ne yaptınız?” diye sormayacağını umarak yaşayamayız. Onlara bırakacağımız miras yalnızca bir ev, bir meslek, bir diploma ya da bir ülke adı değildir. Aynı zamanda nasıl bir insan olunması gerektiğine dair örneğimizdir.

Biz çocuklarımıza yalnızca daha iyi bir hayat mı bırakmak istiyoruz, yoksa içinde insan kalmanın da mümkün olduğu daha adil bir dünya mı?

Çünkü bir ülke, yalnızca sınırlarıyla, binalarıyla ve ekonomisiyle ayakta kalmaz. Bir ülkeyi asıl ayakta tutan; haksızlık karşısında eğilmeyen vicdanlar, makam karşısında değişmeyen ilkeler ve başkasının hakkını kendi hakkı kadar değerli görebilen insanlardır.

Ve belki de bütün mesele…

İnsanlığımızı kaybederek kazandığımız hiçbir şey, çocuklarımıza bırakabileceğimiz bir zafer değildir.