Amin Maalouf’un şu sözleri, insanın yaşadığı ahlaki çözülmeyi anlatıyor: “Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor.”

Bu sözleri okurken insanın aklına yalnızca savaşların yıktığı şehirler değil, gerçeğin susturulduğu, adalet duygusunun aşındığı toplumlar da geliyor. Çünkü çürüme bazen binalar yıkılmadan, hayat görünüşte olağan akışında sürerken başlar. Gerçekle yalanın, adaletle çıkarın yer değiştirmesiyle derinleşir.

24 Ekim’de Ankara’da Kolej Kavşağı’ndan Sakarya Caddesi’ne yürüyen gazeteciler ve basın emekçileri, “Sansüre hayır, habere özgürlük” diyerek yalnızca tutuklu meslektaşlarının özgürlüğünü değil, toplumun haber alma hakkını da savundu. Türkiye’nin on kentinde gerçekleştirilen eylemlerde ortak talep açıktı: Gazeteciler özgürce mesleklerini yapabilsin, halk gerçeklere ulaşabilsin. Kamusal sorumluluğu yerine getiren gazetecilere baskı uygulanmasın.Haber özgür olsun!!!

Demokrasilerde basın, yasama, yürütme ve yargının yanında anılan dördüncü güçtür. Ancak basının gerçek gücü, iktidarın yanında durmasından değil, iktidarı toplum adına denetleyebilmesinden gelir. Gazeteci soru sorar, belge inceler, iddiaları araştırır ve kamuoyunu bilgilendirir. Elbette gazeteciler de hukuk karşısında sorumludur. Ancak gazetecilik faaliyetinin kendisi cezalandırmanın gerekçesine dönüşürse yalnızca gazeteci değil, yurttaşın gerçeğe ulaşma hakkı da zarar görür.

Asıl mesele, eleştiren seslerin varlığına ne ölçüde tahammül edildiğidir. Bağımsız basının sustuğu yerde toplum, kendisini yönetenlerin kararlarını, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını ve ortaya atılan iddiaların ne ölçüde araştırıldığını öğrenmekte güçlük çeker. Denetimin zayıfladığı yerde hesap verebilirlik de zayıflar.

Ankara’daki gösterinin düşündürdüğü önemli çelişkilerden biri, gazetecilerin özgürce çalışabilmesi talebi ile kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflık ve hesap verebilirlik ihtiyacının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğidir. Fonların ve kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin iddialar, kimse hakkında peşinen hüküm verilmeden, bağımsız ve tarafsız biçimde araştırılmalıdır. Varsa hukuka aykırılıklar ortaya çıkarılmalı, sorumluluğu bulunanlar hukuk önünde hesap vermelidir. Bu iddiaları araştıran gazeteciler de özgürce çalışabilmelidir.

Burada mesele, herhangi bir kişiyi suçlu ilan etmek değil, herkes için geçerli bir hukuk düzenini savunmaktır. İddialar, onları dile getiren kişinin kimliğine göre değil, dayandıkları bilgi ve belgelerin niteliğine göre değerlendirilmelidir. Hukuk, ne gazeteciliğe dokunulmazlık tanımalı ne de gazeteciliği susturmanın aracına dönüşmelidir. Toplantının odak noktası haksız şekilde tutuklu bulunan ve kamu oyunda oluşan kaygının ortadan kaldırılması, gazetecilerin serbest bırakılması bağımsız basının vaz geçilmez birincil talebi haline gelmişti.

Maalouf’un sözündeki çürüme, yalnızca değerlerin kaybolması değildir; içlerinin boşalmasıdır. Gerçeği aramak tehdit, hesap sormak suç, susmak ise güvenli bir tercih hâline gelirse toplumun vicdanı da aşınır. Bir süre sonra insanlar haksızlığa şaşırmamaya, adaletsizliği olağan kabul etmeye başlar.

Oysa bağımsız basın, iktidarın düşmanı değildir. Halkın gerçeği öğrenme hakkının güvencesidir. İktidarların ihtiyacı, yalnızca kendilerini alkışlayan sesler değil; yanlışlarını gösterebilen, eksiklerini ortaya koyan ve kamu adına soru soran özgür gazetecilerdir.

Ankara sokaklarından yükselen ses bu nedenle yalnızca gazetecilerin sesi değildir. Ödediği vergilerin nereye harcandığını, adaletin herkese eşit uygulanıp uygulanmadığını ve ülkesinde neler olup bittiğini bilmek isteyen yurttaşın da sesidir.

Gerçeklerin susturulduğu bir ülkede kaybeden yalnızca basın değil, demokrasinin kendisidir.

Mesele, kaç gazetenin yayımlandığından, televizyonun olduğundan çok, o gazetelerin, televizyonların ne kadar özgür olduğudur. Mesele, kaç kişinin konuştuğundan çok, insanların gerçeği dile getirirken ne kadar güvende olduğudur. Çok sayıda sosyal medyanın kapatılması, televizyona el konulması, gazetecilerin haber peşindeyken sırf kamuoyunu aydınlatma çabasından dolayı tutuklanması, toplumun haber alma hakkında zedelenmeye sebep olarak gösterilmektedir, bu da toplum açısından doğru haber alma hakkı için az bir şey değildir.

Çünkü bir toplumun çürümesi, yalnızca kötülüğün yayılmasıyla değil, insanların haksızlık karşısında susmaya alışmasıyla da derinleşir. Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Gerçeklerin susturulmasına alıştığımızda, geriye hangi değerlerimizi koruyabiliriz?