Malum Türk sermaye piyasalarında bir organize suç örgütü tarafından gerçekleştirildiği aşikar olan ve çok geniş bir kitleyi mağdur eden bir nitelikli dolandırıcılık vakası yaşandı.

Ortalık toz duman, bu vakanın artçı sarsıntıları devam ediyor; suçlular, sorumlular ve mağdurlar bir birine karıştırılıyor...

İktidar mensupları ve iktidar yandaşı medya ise ortaya çıkan bu son derecede vahim vaka karşısında “bir avuç aç gözlünün işi” diyerek AKP iktidarını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bu işin dışında tutmaya çalışıyorlar.

Peki, bu yargı doğru mu?

Ortaya çıkan bu suç “bir avuç açgözlünün” işi mi?

Elbette hayır...

Hayır çünkü; açgözlüler her yerde, her zaman, her toplumda var olmuştur ve hatta açgözlülük insan psikolojisinin temel bir zaafıdır demek bile yanlış olmayacaktır.

Büyük Rus edebiyatçısı Lev Tolstoy insanın bu zaafını en iyi anlatan yazarlardan biridir.

Lev Tolstoy, İnsana Ne Kadar Toprak Lazım? Adlı kısa hikâyesinde, insanın bitmek bilmeyen mülk edinme arzusunu ve açgözlülüğün yol açabileceği yıkımı anlatır.

Hikâyenin kahramanı Pahom, daha fazla toprağa sahip olmanın kendisini daha mutlu ve güvende kılacağına inanan bir köylüdür. Elindeki topraklar arttıkça istekleri de büyür. Bir türlü sahip olduklarıyla yetinemez; gözünü sürekli daha geniş arazilere diker. Sonunda çok büyük ve verimli arazilerin bulunduğunu duyduğu Başkurtların yaşadığı bölgeye gider. Burada kendisine son derece cazip bir teklif sunulur: Gün doğumunda yola çıkacak, yürüyerek çevrelediği bütün topraklara sahip olacaktır. Ancak bir şart vardır: Güneş batmadan başladığı noktaya geri dönmesi gerekir. Bunun karşılığında ödeyeceği bedel ise yalnızca bin rubledir.

Başkurtların reisi, anlaşmayı açıklarken Pahom’a şu anlamda bir söz söyler: “İstediğin yere git, istediğin kadar toprağı dolaş. Yeter ki güneş batmadan başladığın yere dön. Çevrelediğin bütün topraklar senin olacak.”

Pahom için bu, hayatının fırsatıdır. Ne kadar geniş bir arazi çevrelerse o kadar zengin olacağını düşünür. Sabah erkenden yola çıkar. Önce makul bir alan belirlemeyi düşünse de karşısına çıkan verimli toprakları gördükçe daha ileri gitmeye karar verir. Biraz daha yürürse daha fazla araziye sahip olabileceğini düşünür. Her yeni tepe, her verimli düzlük, onun gözünde kaçırılmaması gereken bir kazanca dönüşür. Fakat çevrelediği alan büyüdükçe başlangıç noktasına dönmek için katetmesi gereken mesafe de uzadıkça uzar.

Güneş batıya doğru alçalırken Pahom, dönüş yolunun ne kadar uzun olduğunu fark eder. Artık yürümek yetmez; koşmaya başlar. Yorgunluktan tükenmesine, ayaklarının ağrımasına ve nefesinin kesilmesine rağmen duramaz. Çünkü o noktada tek bir amacı vardır: Başladığı yere zamanında ulaşmak ve kazandığı toprakları kaybetmemek. Sonunda güneş batarken başlangıç noktasına ulaşır. Ancak tam o anda yere yığılır ve ölür.

Pahom’un ölümünün ardından kendisine bir mezar kazılır. Hikâyenin bütün anlamını ortaya koyan sonuç da burada belirir: Pahom’a gereken toprak, başından ayaklarına kadar uzanan yaklaşık iki metrelik bir mezardan ibarettir.

Tolstoy, bu hikâyeyle insanın sahip olma arzusunun nasıl sınırsızlaşabildiğini gözler önüne serer. Pahom’un trajedisi yalnızca daha fazla toprak istemesi değildir; kazandıkça daha fazlasını istemesi, bir noktada kendi sınırlarını unutmasıdır. Başlangıçta daha iyi bir hayat kurmak için yola çıkan insan, sonunda sahip olma hırsının esiri olur ve hayatını kaybeder.

Hikâyenin temel mesajı açıktır: İnsan, ihtiyaçlarını karşılamak için servet edinirken bir noktadan sonra servet biriktirmeyi hayatının amacı hâline getirebilir. Oysa ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, insanın gerçek ihtiyaçları sınırlıdır. Pahom’un bütün hayatını adadığı topraklar, sonunda kendisine yalnızca bir mezar yeri kazandırır. Tolstoy’un yüzyılı aşkın süre önce kaleme aldığı bu hikâye, bugün de sınırsız servet arzusunu, tüketim hırsını ve insanın sahip olduklarıyla yetinemeyişini anlatan güçlü bir ahlaki eleştiri olarak okunabilir.

Bu hikaye açık ve net olarak açgözlü insanların her yerde ve her zaman bulunduğunu son derecede net bir şekilde ortaya koyuyor ve işte tam da bu noktada sistemin önemi ortaya çıkıyor.

Sistem insanın bu zaafının topluma ve hatta kendine zarar vermesini engelleyebilecek güç ve nitelikte değilse kişi sadece kendisine değil topluma da zarar verir.

Türkiye’de ortaya çıkan organize bir suç örgütü kurularak yapılmış bu nitelikli dolandırıcılık vakasında suç açgözlülük ya da açgözlü insanların bulunmasında değil sistemin bu insanları engelleyecek nitelik ve güçte olmamasındadır.

Bu sistem krizine liyakate değil sadakate önem veren, hukuk korkusunu ortadan kaldıran, denge ve denetleme sistemini berhava eden bu tek adam rejimi neden olmuştur.

En temeldeki suçlular ise bu kadar yanlış bir sistemi inşa eden muktedirlerdir