“Dünyada en zor şey, insanın kendi onurunu koruyarak yaşamasıdır.”
Sokrates
Bir ülkenin gerçek hikayesi, parlak ekonomi tablolarında değil; bir emeklinin cebindeki son paraya bakarken, market rafında sessizce geri bıraktığı üründe ve ay sonunu getirebilmek için mutfak masasında tek başına yaptığı o çaresiz hesaplarda saklıdır. Bazen de yıllarca bu devlete hizmet etmiş bir insanın ağzından dökülen kelimede düğümlenir: “Geçinemiyorum…”
25 Eylül 2026’da Ankara’da, emeklilerin insanca yaşam talebiyle Anayasa Mahkemesi önünde toplandığı gün, emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun yaşadığı trajedi bu iki kelimenin ne kadar ağır bir yük taşıdığını hepimize gösterdi. Olay öncesinde geçim sıkıntısını dile getiren Şekeroğlu, elinde “Para için değil, onurumuz için” yazılı bir dövizle yaşamını yitirdi. Geride bıraktığı o pankart; bütün teknik tartışmaların, bütçe kısıtlarının ve siyasi vaatlerin ötesine geçen yalın bir hakikati yüzümüze çarptı.
Bu trajediyi sadece bir istatistik ya da münferit bir olay sayıp geçemeyiz. Çünkü mesele hiçbir zaman sadece cebimizdeki banknotların sayısı olmadı. Mesele; ömrünün en verimli yıllarını bu ülkeye adamış bir insanın, hayatının sonbaharında “Ben nasıl yaşayacağım?” sorusuyla baş başa bırakılmasıdır. Bir emekli maaşı, her ay hesaba yatan sıradan bir rakam değildir. O rakamın içinde uykusuz nöbetler, sabahın kör karanlığında başlayan mesailer, çocuklardan çalınmış zamanlar ve devlete verilmiş emsalsiz bir ömür vardır. Bu yüzden emeklilik bir lütuf veya sadaka değil; alın terinin kanunla güvence altına alınmış hakkıdır.
Bugün “emeklinin emeği öldü” diyorsak, bu salt bir retorik değildir. Çalışırken ödenen primlerin, verilen hizmetin ve harcanan ömrün emeklilikte karşılıksız kalması; emeğin toplumsal değerinin yok edilmesidir. Bir ülkede emekli insan temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, torununa bir hediye alırken tereddüt ediyor ve kirasını ödeyememe korkusuyla yaşıyorsa, oradaki sorun bir bütçe açığı olmaktan çıkıp bir adalet ve vicdan krizine dönüşür.
Gerçek bir sosyal devlet, vatandaşının “dayanamıyorum” noktasına gelmesini beklemez. İnsanı çaresizlik sınırına dayanmadan önce gören, onun hayatındaki ağırlaşmayı hafifleten bir sistem kurar. Adalet sadece mahkeme salonlarının yüksek tavanları altında tecelli etmez; bir emeklinin pazar çantasında, ödeyebildiği faturasında ve aynaya baktığında duyduğu "başım dik" hissinde yaşar.
Emeğin değersizleştiği bir toplumda sadece emekliler kaybetmez; yarın emekli olacağını bilen çalışanlar ve geleceğe inancını yitiren gençler de kaybeder. Ali Şekeroğlu’nun taşıdığı o döviz, bugün bütün bir ülkenin vicdanına tutulmuş bir aynadır. O aynaya bakıp gerçeği görmek, emeklinin sesini duymak ve hiçbir insanın ekmeği ile onuru arasında seçim yapmak zorunda kalmadığı bir düzeni kurmak bu devlete de topluma da düşen en temel sorumluluktur.
Ali Şekeroğlu’nu saygıyla anıyor, Allah’tan rahmet ailesine ve meslektaşlarına başsağlığı diliyorum. Onun ardından bırakılan bu ağır emanete verilecek en doğru yanıt; ömrünü bu ülkeye vermiş insanlara hak ettikleri insanca yaşamı ve onuru teslim etmektir.
Alın teriyle kazanılan ekmek, en tatlı ekmektir; ama o ekmeğin içinde insanın onuru yoksa, sadece karın doyar, ruh aç kalır.
“İnsan onuruyla yaşar, emeğiyle ayakta kalır. Emeğin saygı görmediği yerde adalet de kalmaz, huzur da.”
Mevlana