Kurt sürüsü göç ederken yaşlılarını en öne aldığı anlatılır. Çünkü sürünün yürüyüş temposu en hızlı koşana göre değil, en yavaş ilerleyene göre belirlenir. Amaç, hiçbir canlının geride kalmamasıdır. Güçlü olanın zayıfı beklemesi, sürünün birlikte var olma mücadelesidir.
İnsan toplumlarında da adaletin ölçüsü budur. Bir ülkenin gelişmişliği, yalnızca ne kadar büyüdüğüyle değil, o büyümeden en çok ihtiyaç duyanların ne kadar pay aldığıyla ölçülür.
Oysa yıllarca çalışan, üreten, vergi ödeyen, çocuk yetiştiren ve ülkemizin kalkınmasına katkıda bulunan emekliler, bugün hayatlarını sürdürebilmek için mücadele ediyor. Emeklilik, emeğin karşılığında huzur içinde yaşanması gereken bir dönemdeyken milyonlarca insan için kira, pazar, ilaç ve faturalar arasında sıkışan bir geçim hesabına dönüşmüş durumda.
Rakamlar bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. TÜRK-İŞ’in Ekim 2026 araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 38 bin 24 lira, yoksulluk sınırı ise 123 bin 857 liraya yükseldi. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 49 bin 124 lira. En düşük emekli aylığının 23 bin 552 lira olduğu bir ülkede emeklinin nasıl yaşayacağı sorusu, artık ekonomik olmaktan çıkıp, vatandaşlık hakkı ve vicdani bir meseleye dönüşmüştür.
2027 bütçesinde öngörülen yüzde 4,2’lik ekonomik büyüme de tek başına bir refah göstergesi değildir. Asıl soru, bu büyümenin kimin hayatını iyileştireceğidir. Millî gelir artarken emeklinin sofrası küçülüyorsa büyümenin toplumsal karşılığı nerede kalmaktadır?
Emekli aylıklarına yapılacak 4 ila 6 bin liralık olası artışlar da bu sorunu çözmeye yetmeyecektir. Çünkü mesele yalnızca maaşa zam yapmak değil, emeklinin satın alma gücünü ve insanca yaşama hakkını korumaktır. Üstelik yaklaşık 16 milyon emekli kişiyi ilgilendiren sosyal güvenlik meselesini yalnızca bütçeye yük olarak değerlendirmek, yılların emeğini görmezden gelmektir.
Elbette sosyal güvenlik sisteminin mali sürdürülebilirliği önemlidir. Ancak bunun yolu emekliyi yoksulluğa mahkûm etmek değil; üretimi, istihdamı ve kayıtlı çalışmayı artırmak, sosyal güvenlik sisteminin finansmanını güçlendirmektir.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın TBMM’de açıklanan 2026 yılı bütçe verilerine göre bütçeden sosyal güvenliğe yapılması planlanan para tutarı 305 milyar 35 milyon 369 bin TL’dir.
Ülke de yaşanılan ve son dönemde toplumun gündemini işgal eden fon vurgunundaki (kağıt üzerindeki toplam varlığı 826 milyar TL (18 milyar dolar) seviyesinde olduğu basına yansımakta) paralar düşünlüdüğünde, bütçeden Sosyal Sigortalar Kurumu’na yapılması planlanan tutar hiçbir şekilde kıyas olarak kabul edilemez.
Üstelik, devletin bütçesi yalnızca gelir ve gider tablosu değildir; toplumsal tercihlerinin de aynasıdır. Emeklilere ayrılan kaynak bir lütuf değil, yılların emeğine ve sosyal devlet sorumluluğuna karşılık gelen bir haktır. Emekli aylıkları ekonomik büyümeden alınan payı, gerçek yaşam maliyetlerini ve insanca yaşama koşullarını dikkate alan kalıcı bir politikayla düzenlenmelidir.
İktidarlar değişir, bütçeler değişir, ekonomik koşullar değişir. Ancak değişmemesi gereken bir ilke vardır. Bir toplum, kendisi için yıllarca çalışan insanları yaşlılıklarında yalnız bırakamaz.
Unutmayalım; bir ülkenin gücü en önde koşanların ( zenginleşen azınlığın ) ne kadar ilerlediğiyle değil, en yavaş yürüyenlerin geride kalmadan yaşayabilmesiyle ölçülür. Emekliler bu ülkenin yükü değil, emektarı ve hafızasıdır.