Kent konseyleri, kent yaşamına ilişkin sorunların ortak akılla çözülmesi, kent hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi ve çevre bilincinin geliştirilmesi amacıyla oluşturulan önemli demokratik yapılardır. Sosyal dayanışmayı, yardımlaşmayı, şeffaflığı ve katılımcılığı esas alan bu yapıların en önemli özelliği, kentte yaşayan herkesin söz sahibi olabilmesine imkân sağlamasıdır.
En azından kuruluş amacı ve taşıması gereken misyon budur.
Belediyelerin desteğiyle faaliyet gösteren kent konseylerinde meslek kuruluşları, sendikalar, üniversiteler, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, kamu kurumları ve mahalle muhtarları bir araya gelir. Amaç, kentin geleceğine ilişkin kararların yalnızca yönetenler tarafından değil, kentte yaşayanların ortak iradesiyle şekillenmesidir.
İsmi bile insana umut veriyor: Kent Konseyi! Peki, uygulamada durum gerçekten böyle mi?
Geçtiğimiz günlerde Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesi'nde gerçekleştirilen Çankaya Kent Konseyi 15. Olağan Seçimli Genel Kurulu'na katıldım. Konseyin üyesi değilim. Ancak Çankaya'da yaşayan bir gazeteci olarak kent yönetimine, katılımcı demokrasiye ve yerel yönetimlerin işleyişine ilgisiz kalmam mümkün değil.
Salona girdiğimde karşılaştığım manzara doğrusu düşündürücüydü.
Genel kurul için divan oluşturulmuştu ancak salonda oldukça az sayıda insan vardı. İlk bakışta katılımın beklentilerin çok altında kaldığı görülüyordu.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
“Çankaya gibi Türkiye'nin en büyük ve en önemli ilçelerinden birinde Kent Konseyi'ne ilgi neden bu kadar az?”
Bu soruyu, konsey üyesi olan Seyranbağları Mahallesi Muhtarı Ozan Serhad'a yönelttim.
Serhad'ın anlattıkları, salondaki tablonun yalnızca o günkü katılımla sınırlı olmadığını, daha derin bir temsil ve güven sorununa işaret ettiğini ortaya koyuyordu.
450 delegeden 61 delegeye!
Ozan Serhad'ın verdiği bilgilere göre, 15. Olağan Seçimli Genel Kurul'dan yaklaşık bir hafta önce yayımlanan delege listesinde toplam 147 delege bulunuyordu. Oysa geçen yılki genel kurul yaklaşık 450 delegenin katılımıyla gerçekleştirilmişti. Bir yıl içinde ortaya çıkan bu büyük fark, üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken bir durumdu.
Serhad, katılımcılığın giderek azalmasından duyduğu üzüntüyü dile getirerek genel kurulda yaşananları şöyle anlattı: “Genel Kurulumuz, çağrıda belirtilen saat 10.00'u biraz geçe başladı. Ancak açılış sırasında salonda protokol üyeleri dışında, gün boyunca delege listesine imza atan toplam 61 delegenin bulunması, katılımın ne kadar ciddi yara aldığını açıkça ortaya koyuyordu.
Salt çoğunluğun oluşmadığı bu ortamda Divan Kurulu için iki ayrı önerge sunuldu ve oylamaya geçildi.
Mevcut yürütmenin önerdiği liste ile farklı bir öneri sunan Semt Meclisleri ve beraberindeki delegelerin listesi arasında gerçekleşen oylamada, tutanaklarda net sayılar görülecektir. Hatırladığım kadarıyla yaklaşık 30-35 oya karşılık 15-20 oy kullanıldı. Sonuçta mevcut yürütmenin önerdiği Divan Kurulu oluşturuldu.”
Seçim bitti, tartışmalar bitmedi!
Genel kurulda yaşananlar bununla da sınırlı kalmadı.
Katılımın düşüklüğü, seçim yöntemi ve farklı görüşlerin ne ölçüde temsil edildiği tartışma konusu oldu. Sosyal medyada da genel kurula yönelik eleştiriler dile getirildi.
Özellikle çarşaf liste yerine tek listeyle seçime gidilmesi yönündeki tepkiler dikkat çekti. Bazı katılımcılar, seçimlerin ardından kürsüye çıkarak yeni seçilen yönetimin üç ay içerisinde olağanüstü genel kurula gitmesini bile talep etti.
Bütün bunlar bize bir gerçeği gösteriyor: Sandıktan bir yönetim çıkması, her zaman güçlü bir toplumsal temsil ve demokratik uzlaşma sağlandığı anlamına gelmiyor.
Elbette seçim yapılmış, bir yönetim belirlenmiştir. Ancak asıl mesele, bu yönetimin ne kadar geniş bir katılımla oluştuğu, farklı görüşlere ne kadar alan açtığı ve Çankayalıların güvenini ne ölçüde kazanabildiğidir.
Bir kent konseyinin gücü, seçilen başkanının ya da yönetiminin kaç oy aldığıyla sınırlı değildir. O konseyin arkasında kaç insanın durduğu, kaç mahallenin sesini duyurabildiği ve ne kadar güven oluşturabildiğiyle ölçülür.
Birlikte karar veremediğimiz bir yerde, hep birlikte olduğumuzu nasıl söyleyebiliriz?
Ve unutmayalım: Bu anlayış, ancak hep birlikte mümkün olabilir.”
Çankaya'da demokrasi böyle mi olmalı?