Altılı masa kapsamında Gelecek Partisi kontenjanından Cumhuriyet Halk Partisi listesine girip milletvekili seçilerek sonradan Gelecek Partisi'nden AKP'ye geçen Serap Yazıcı Özbudun'un Cumhurbaşkanı Erdoğan'a parlamenter sisteme geçilmesi karşılığı ömür boyu Cumhurbaşkanı olmayı teklif ettiği ileri sürülüyor...
Konunun gelişimi şöyle: Kısa Dalga yazarı gazeteci Sedat Bozkurt, Türk Demokrasi Vakfı yönetiminin Erdoğan'a yaptığı ziyarette yaşanan çarpıcı bir olaya dair bir iddiayı dile getirmiş, bu iddiaya göre: Vakfın yönetiminde bulunan AKP Antalya Milletvekili Serap Yazıcı Özbudun'un da ziyarette yer aldığını belirten Bozkurt, ziyaretteki görüşmede Özbudun'un "Başından beri ben parlamenter sistemi savunageldim, bugün de aynı noktadayım. Bir yolunu bulsak da tekrar parlamenter sisteme dönebilsek. Anayasaya geçici bir madde koysak ve siz kaydı hayat şartıyla cumhurbaşkanı kalsanız" dediğini iddia etti.
Bu iddia doğrudur değildir bilmem, ama bırak bir anayasa profesörünü aklı başı yerinde ve demokrasiye bağlı bir insanın böyle bir teklifi dile getirmesinin bile son derecede yanlış olduğunu bilirim!
Önce şunu söyleyeyim: Anayasalar halk ve iktidar ya da yöneten ve yönetilen ilişkilerini bir kurala bağlayan, keyfiliği ortadan kaldıran temel hukuk metinleridir.
Şunu da açıkça söylemek isterim ki anayasalar sadece demokrasilerde bir anlam ifade eder çünkü, anayasa yazımındaki en temel amaç: İktidarın gücünü sınırlayıp, denetim altına sokarak vatandaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.
Sonuç olarak anayasalar: İktidarın gücünü nicelik, nitelik ve süre açısından kısıtlayan ve iktidarın bu gücü kullanmasını denetleyen temel hukuk metinleridir.
Bu noktada iktidarın ömür boyu bir kişide kalmasının önünü açacak böyle bir teklif demokratik bir anayasanın ruhuna doğrudan doğruya aykırıdır.
Şimdi bazıları hemen sureti haktan görünerek “ama Atatürk’de ölene kadar Cumhurbaşkanı olmadı mı, Erdoğan neden olmasın?” Diye bir soru soracaktır.
Bu sorunun cevabı aslında son derecede basit ve net: Mustafa Kemal Atatürk hiçbir zaman kendisini hukuken "ömür boyu cumhurbaşkanı" ilan etmemiştir.
Tarihsel olarak durum şöyledir:
29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi ve Mustafa Kemal TBMM tarafından ilk Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Daha sonra 1927, 1931 ve 1935 yıllarında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde TBMM tarafından yeniden seçildi.
Atatürk, 10 Kasım 1938'de vefat edene kadar cumhurbaşkanlığı görevini sürdürdü. Bu nedenle fiilen yaşamının sonuna kadar cumhurbaşkanı olarak kaldı, ancak bu durum ona ömür boyu görev veren özel bir hukuki düzenlemeden kaynaklanmıyordu.
O dönemde yürürlükte olan 1924 Anayasası uyarınca: Cumhurbaşkanı, TBMM tarafından seçiliyordu. Cumhurbaşkanının görev süresi 4 yıldı ve aynı kişinin yeniden seçilmesine engel bir hüküm bulunmuyordu.
Dolayısıyla Atatürk'ün görevde kalması, her dönem TBMM tarafından yeniden seçilmesinin sonucuydu; kendisini "ömür boyu cumhurbaşkanı" ilan etmesi veya böyle bir anayasal düzenleme yapılması söz konusu değildir.
Bu konu bazen, başka ülkelerde görülen "ömür boyu devlet başkanı" unvanlarıyla karıştırılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nde Atatürk döneminde böyle bir hukuki statü hiçbir zaman oluşturulmamıştır.
Bu noktada nasıl bir anayasa tartışmaları ile ilgili şu hususları da söylemem gerekir: Biçimsel bakış açısına göre anayasalar bir devletin temel teşkilatını düzenleyen en üstün hukuk normudur. Bu tanıma göre: Demokratik devletlerin de otoriter ve diktatörlük rejimlerinin de anayasası olabilir. Çünkü her iki durumda da devletin örgütlenmesi ve temel kuralları yazılı bir metinde düzenlenmiştir.
Şunu biliyoruz geçmişte; Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği ve Franco İspanyası gibi birçok diktatörlükte de anayasal metinler vardı. Bu ülkelerin başına gelenleri ve bu ülkelerde halkların yaşadığı acıları bilenler iktidar gücünün anayasalar ile sınırlanıp, denetlenmediği böyle sistemleri asla savunmaz.
Benimde savunduğum çağdaş ve özsel bakış açısı ise işin özüne odaklanır ve anayasanın yalnızca devleti kuran bir belge olmadığını, aynı zamanda iktidarı sınırlayan ve vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan bir metin olması gerektiğini savunur.
Bu anlayışa göre anayasanın temel işlevleri:
- İktidar gücünü sınırlandırmak,
- Kuvvetler ayrılığını sağlamak,
- Hukukun üstünlüğünü güvence altına almak,
- Temel hak ve özgürlükleri korumaktır.
Eğer bir metin bunları yapmıyor; aksine iktidarın sınırsız kullanılmasına hizmet ediyorsa, bazı anayasa hukukçuları bunun gerçek anlamda bir anayasa değil, iktidarı meşrulaştıran biçimsel bir yönetim belgesi olduğunu ileri sürerler.
Günümüzde temel yaklaşım şöyledir:
Modern anayasa hukukunda, özellikle liberal demokratik gelenekte, anayasanın yalnızca devlet organlarını düzenlemesi yeterli görülmez ve şu ilkeler de önemli kabul edilir:
- Hukukun üstünlüğü,
- Temel hakların etkin korunması,
- Bağımsız yargı,
- Kuvvetler ayrılığı veya en azından etkili güçler dengesi,
- Serbest ve adil seçimler,
- İktidarın hukuken denetlenebilir olması.
Bu nedenle benimde içlerinde olduğum birçok aydın ve uzman, otoriter rejimlerin anayasal metinlerinin biçimsel olarak anayasa olduğunu, ancak anayasanın özgürlükçü ve sınırlayıcı ruhunu taşımadığını bu yüzden de bu metinlere anayasa demenin doğru olmadığını savunur.
Serap hanımın bunları bilmemesi elbette mümkün değil peki, bu durumda neden bile bile çağdaş anayasacılığın ruhuna bu kadar aykırı bir teklif yapmış?