Aralık ayı enflasyon rakamlarının açıklanmasıyla birlikte milyonlarca memur ve emeklinin gözü kulağı maaş artışlarındaydı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre aralık ayında yıllık enflasyon yüzde 30,89, aylık artış ise yüzde 0,89 olarak gerçekleşti. Bu veriler doğrultusunda 2026 yılının ilk yarısında geçerli olacak maaş artışları da netleşti.
Buna göre SSK ve Bağ-Kur emeklileri, 2025 yılının ikinci yarısındaki yüzde 12,19’luk enflasyon oranı kadar zam alacak. Temmuz ayından bu yana 16 bin 881 lira olan en düşük emekli maaşı, yeni bir yasal düzenleme yapılmaması halinde 18 bin 938 liraya yükselecek.


Memur ve memur emeklileri ise toplu sözleşmeden kaynaklanan artış ve enflasyon farkıyla birlikte toplamda yüzde 18,60 oranında maaş artışı elde edecek. Bu hesaplamayla aile yardımı dahil en düşük memur maaşı 59 bin 896 liraya yükselirken, memur emeklisi maaşlarının 28 bin lira bandına yaklaşması bekleniyor.


Kâğıt üzerinde rakamlar artıyor gibi görünüyor. Ancak gerçek hayat, bu tabloyu doğrulamıyor. “Bozdurup bozdurup harcayacağız, artanı da tasarruf edeceğiz” demek, ancak ironik bir temenni olarak kalıyor.
Yıllardır açlık sınırının altında maaşlarla yaşam mücadelesi veren SSK ve Bağ-Kur emeklileri için açıklanan bu artışlar, refah değil, sefaletin kalıcılaştığının göstergesi niteliğinde. Hayatını bu ülkenin kalkınmasına ve büyümesine adamış yaklaşık 16 milyon emekliye reva görülen tablo, ne yazık ki bu.


Hazine desteğiyle birlikte 18 bin 938 liraya mahkûm edilen emeklilerin büyük bir bölümü, kış şartlarının ağırlaştığı bu günlerde evini yeterince ısıtamıyor, elektrik ve doğalgaz faturalarını ödemekte zorlanıyor, dolu bir buzdolabını ise artık hayal bile edemiyor.
Rakamlar geçmişle kıyaslandığında tablo daha da çarpıcı hale geliyor. 2002 yılında 163,6 lira asgari ücret alan bir çalışana karşılık emekli maaşı 216 liraydı. 2024’te asgari ücret 22 bin 104 liraya çıkarken emeklinin eline 16 bin 881 lira geçiyordu. 2026’da ise 28 bin 75 liralık asgari ücrete karşılık emekli maaşı 18 bin 938 lira olacak. Açlık sınırının 30 bin lirayı aştığı bir ülkede, emeklilerin 19 bin lirayla nasıl geçineceği sorusu cevapsız duruyor.


Emekliye gelince “kaynak yok” diyenlerin dayandığı gerekçeleri mantıkla açıklamak mümkün değil. Vergi afları, Kamu-Özel İşbirliği projeleri ve faiz giderleri için yaklaşık 6 trilyon liralık kaynağın ayrıldığı 2026 bütçesinde emekliler adına tek bir umut verici düzenleme bulunmuyor.
Daha çarpıcı bir gösterge ise ortalama emekli aylığının kişi başına düşen gelire oranı. 2005 yılında yüzde 51,7 olan bu oran, yıllar içinde eriyerek 2025’te yüzde 28,9’a kadar gerilemiş durumda. Bu tablo, emeklinin sistematik biçimde gözden çıkarıldığını açıkça ortaya koyuyor.


Emekliyi ülkenin sırtında bir yük olarak gören anlayış, yaşanan bu dramı ne anlayabilir ne de çözebilir. Çünkü bu ülkede çalışanlar ve emekliler, küçük bir azınlığın refahı için dün olduğu gibi bugün de ter döküyor; seslerini ise çoğu zaman yalnızca gözyaşlarıyla duyurabiliyor. Ülkenin birçok şehrinde yapılan protesto gösterilerinde ortaya çıkan tablo yıllarını, gençliklerini verdikleri ülkeyle bağdaştırmak mümkün değil. Emeklilere, “uzun yaşıyorlar” diyerek, kafalarından geçeni dillerine dökenlerin bu ülkenin emeklilerine çok şey borçlu olduklarını hatırlatmak için onları bir akşam üstü, pazar yerlerinde atıklar içinde sebze ve meyve ayıklayanların yayında görmek isterim.


Özetle;
Emeklilere hak ettiklerinin yarısı dahi verilse, bugünkünden çok daha insanca bir yaşam mümkün olabilir. Emekliler, intibak düzenlemesinin yapılmasını, maaş bağlanma oranlarının adil hale getirilmesini, hastane ve ilaç katkı paylarının kaldırılmasını istiyor. Bu taleplerin karşılanması, açlık sınırını aşmak için belki yeterli olmayacak; ancak en azından nefes aldıracak, geleceğe dair bir umut yaratacaktır.


Emekliler için sözün bittiği yerdeyiz. Seçim sandığı ufukta görünene kadar bu perişanlığın devam etmesi kuvvetle muhtemel. Televizyon ekranlarında gözleri dolarak yaşadıklarını anlatanların ahı, bir gün mutlaka adresini bulur.