İNSAN VE HAYVANIN SÖZSÜZ İLETİŞİMİ ÜZERİNE
Sevgili okurlar, akademik çalışmalarımın hayvan hakları savunuculuğu tarafı ile ilgili yoğun boyutu nedeniyle araştırmalarım sırasında kendisine ulaştığım, çok yönlü kişiliğine hangi bir etiketi ve vizyonu ekleyeceğimi bilemediğim; fotoğrafçı, yazar, doğasever, hayvansever, dağcı, sporcu, gezgin, belgesel yapımcısı ve yönetmeni ama bana göre en önemli kimliği muazzam bir “doğa insanı” Cemal Gülas’ın benimle paylaştığı yazılarını kendisinin izni ve onayı dahilinde sizlerle buluşturmaya karar verdik. Kendisi bu yazıları sizlerle paylaşmamı “doğa” üzerine toplumsal farkındalık ve bilinç düzeyinin artmasını istediği için onayladı. TRT 1’de seri halinde yayınlanan “Zamanın Tanığı” belgeselinde de sanıyorum bunu amaçlamıştı. Doğaya dair çok güzel bir yapım olduğu için herkesin izlemesini isterim. Bir dönem Atlas Dergisi ile de çalışan, dünyaca ünlü fotoğrafçımız Cemal Gülas, aslında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. Onun kaleminden dökülen satırları okurken aldığınız lezzetten edebi zenginliğini, kelimelerle dansındaki maharetini ve kavrayışındaki ustalığını çok net göreceksiniz.
Doğa ve hayvanlar adına yaptığı her güzel şey için, ayrıca benim hayvan hakları alanındaki çalışmalarım ve araştırmalarım nedeniyle sunduğu kıymetli destek için kendisine şükranlarımı sunarım…
Cemal Gülas’ın insan ve hayvana dair düşüncelerinden oluşan tamamen kendi kaleminden çıkan metni sizlerle buluşturuyorum:
“İnsan ile hayvan arasındaki iletişim, doğanın en köklü, en sessiz ve belki de en samimi senfonilerinden biridir. Kelimelerin riyasından, dilin sınırlarından arınmış bu bağ, varoluşun en yalın halinde kurulan bir köprüdür. Bu ilişki sadece bir ‘anlaşma’ çabası değil, iki farklı bilincin evrensel bir düzlemde buluşmasıdır.
İnsan, yüzyıllar boyunca kibriyle ve inşa ettiği medeniyetle kendini doğanın merkezine koymuş, diğer canlıları ise birer ‘izleyici’ ya da ‘nesne’ olarak görme hatasına düşmüştür. Oysa bir hayvanın gözlerinin içine dikkatle bakan her insan, orada parıldayan o kadim bilinci, yaşam arzusunu ve saf hissiyatı fark eder.
İnsan-hayvan iletişimi, akıl ile sezginin, kültür ile doğanın kucaklaşmasıdır. Bir köpeğin sadakatinde, bir kedinin mesafeli şefkatinde ya da bir atın asil duruşunda, insanın hiçbir sözcükle tarif edemeyeceği bir anlam gizlidir. Bu iletişim, karşılıklı bir güven arayışıdır. Hayvan, insanın içindeki gizli niyetleri, öfkeyi, hüznü veya sevgiyi bir ayna gibi yansıtır. Dolayısıyla bu bağ, insanın kendi fıtratıyla da yüzleşmesini sağlar.
Dil, insanın dünyayı anlamlandırmak için sığındığı bir limandır; ancak hayvanlar aleminin bu limana ihtiyacı yoktur. Onlar, evrenin ilk gününden beri değişmeyen, çok daha kadim ve dürüst bir dili konuşurlar: Sözsüz iletişimi. Sözsüz iletişim, bu ilişkide sadece bir yardımcı değil, iletişimin kendisidir. Bu sessiz dilin en önemli yapı taşlarını şöyle sıralayabiliriz:
Önce göz teması: Bir hayvanın gözleri, ruhuna açılan en berrak penceredir. Kelimelerin yerini alan bakışlar, bazen bir teslimiyeti, bazen bir meydan okumayı, bazen de derin bir aidiyeti fısıldar. Bir kedinin gözlerini yavaşça kırpması, hayvanlar aleminde en saf sevgi ve güven beyanıdır; adeta sessiz bir ‘Seni seviyorum ve sana güveniyorum’ cümlesidir.
Beden dilinden anlaşılmak: Hayvanlar, iç dünyalarını bedenlerinin duruşuyla havaya yazarlar. Dikilmiş kulaklar, titreyen bir kuyruk, gerilmiş bir sırt veya gevşemiş bir patinin her biri, doğanın kendi alfabesindeki harflerdir. İnsan da bu alfabeyi okumayı öğrendiğinde, bir canlının korkusunu, neşesini veya acısını kendi teninde hissetmeye başlar. Hayvanlar, insanın kalp atış ritmini, salgıladığı hormonları (korku anındaki adrenalin gibi) ve ses tonunun altındaki gizli titreşimleri okuma konusunda birer dehadır. Siz ağzınızla ne kadar sakin cümleler kurarsanız kurun, içsel huzursuzluğunuzu saklayamazsınız. Onlar kelimelere değil, insanın yaydığı görünmez enerjiye ve niyetin kokusuna inanırlar.
Temas: Sözsüz iletişimin en büyüleyici tezahürlerinden biri de dokunmadır. Bir elin bir hayvanın kürkünde bıraktığı sıcaklık, sadece fiziksel bir temas değildir; iki farklı türün birbirine ‘Buradayım, güvendesin’ deme şeklidir. Bu dokunuş, insanın yalnızlığını uyuştururken, hayvanın da evcilleşme yolundaki endişelerini siler.
‘Hayvanlar konuşabilseydi, insanlığın o kadar çok yalanını yüzüne vururlardı ki... Belki de bu yüzden doğa, onlara kelimeleri vermedi; ama kelimelerden çok daha güçlü bir hakikati, sessizliği bağışladı.’ Bu sessiz dili anlayabilen insan, sadece sadık bir dost kazanmakla kalmaz; aynı zamanda evrenin tüm canlılarıyla paylaştığı o ortak, kutsal ruhu da yeniden keşfeder.”