Resim1

Zaman kötü, kollayacaksın nazik statüyü… Atalar sözü doğrultusunda yeteri kadar malayani olup devrimci, protest karizmayı da çizdirmeyecek yazılar yazmak gereken bir süreçteyiz. Malayani; kişinin dünya veya ahiret hayatına hiçbir faydası dokunmayan, amacı olmayan boş söz, iş ve davranışlar anlamına gelir. Yapıldığında sevap veya günah kazandırmaz, sadece değerli zamanın boşa harcanmasına yol açar.

Gel gör ki İstanbul söz konusu olduğunda, artık malayaniye bile razı hâle geliyoruz. Çünkü bazı şeyler boş iş olmaktan çıktı; doğrudan doğruya şehrin kendisine yapılan işlere dönüştü. İstanbul'u izliyorum, gözlerim faltaşı… İlk bakışta insanın gözüne güzel bir şey ilişiyor. Birilerinin "Kanal İstanbul", "İki İstanbul", "çılgın proje", "daha çılgın proje" diyerek dünyalar güzeli İstanbul'un üzerine abanmasının şimdilik frenlenmiş olması insanın içini biraz olsun ferahlatıyor. Oh be! Şehir bir süreliğine kurtuldu!

Fakat fazla sevinmeyelim. İstanbul'u bozmak için Kanal İstanbul'a ihtiyacımız yok ki! Elimizde mevcut İstanbul var. Onu bozmakta zaten hayli mahiriz. Yahya Kemal Beyatlı mezarında kaç kere ters döndü bilmiyorum. Adamcağızın huzurunu kaçırmaya devam ediyoruz. Ben İstanbul'un üzerine titrerim. Öyle titrerim ki Kuleli Askerî Lisesi'ne her baktığımda, simetriyi bozan iki kulesinin üçüncü bir kuleyle tamamlanmasını, ışıklandırılmasını ve Boğaz'ın o eşsiz silüetine yakışacak hâle getirilmesini düşünür, “Boğaz'ın o muhteşem silüetine ne güzel otururdu!” diye kendi kendime dertlenirim. Yani derdim İstanbul'un güzelliğine güzellik katmak!

Sonra Boğaz'a bakarım ve aklım yerinden çıkar. Boğaziçi Köprüsü'nün Anadolu ayağında, Kuzguncuk'un göz nuru Cemil Molla Köşkü'nün hemen yanında yükselen sakilliği görünce insanın ağzından ister istemez “Bunu kim yaptı?” sorusu çıkıyor. Sonra daha önemli soruyu soruyorsunuz: “Bunu İstanbul'a kim yakıştırdı?”

Çünkü mesele sadece binanın çirkinliği değil. Mesele çirkinliğin nereye kondurulduğu. İstanbul'un güzelliği biraz da silüetinin güzelliğidir. Bir tarafta köşk, ötede yalı, yukarıda koru, beride cami, arkada tepe… Yüzyılların oluşturduğu büyük bir kompozisyon. Biz ne yapıyoruz? “Arsa benim, ruhsat benim, manzara da nasılsa benim!” Eee İstanbul? O da hepimizin! Fakat nedense iş yapmaya gelince hepimizin olan İstanbul, birilerinin arsasına dönüşüveriyor. Şehircilik böyle bir şey değil beyler! Mülkiyet hakkı farklı şeydir, şehir hakkı başka.

Cemil Molla Köşkü'nün hikâyesi bile bugün yaptıklarımızı yüzümüze vuracak kadar ibretlik. Şeyhülislam Cemil Molla, Kuzguncuk sırtlarında ince bir zevkin, farklılığın ve dönemin ileri mimari anlayışının simgesi olacak bir köşk yaptırmak için İtalyan asıllı mimar Sinyor Alberti'yi görevlendiriyor. 1886'da tamamlanıyor. Elektrik var, kalorifer var, telefon geliyor. Yani 19. yüzyıl İstanbul'u geleceğe bakıyor. Biz 21. yüzyılda ne yapıyoruz? Geçmişe bakıp geleceği oradan siliyoruz! Daha doğrusu geçmişi unutmuyoruz, manzaradan çıkarıyoruz!

Bedrettin Dalan döneminde Cemil Molla Köşkü ve çevresindeki korunun turizm alanı ilan edilerek yedi villalık bir yapılaşma öngörülüyor. Mimarlar Odası ve kent dinamikleri ayağa kalkıyor, proje rafa kalkıyor. Demek ki bir zamanlar İstanbul'un başına dikilmek istenen her bina karşısında “Hop hemşerim!” diyebilen insanlar varmış. Bugün o sesi daha fazla duymaya ihtiyacımız var. Çünkü mesele sadece Cemil Molla Köşkü değil.

İstanbul'un her tarafında aynı filmin başka sahnelerini seyrediyoruz. Zeytinburnu'nda 16/9 Kuleleri çıkıyor karşımıza. Tarihî Yarımada'nın silüetine “Ben de buradayım!” diye bağırıyor. Sanki İstanbul'un tarihine sonradan katılmış bir figür değil de tarih onu bekliyormuş gibi! Süzer Plaza deseniz başka bir âlem. Şehrin içine öyle bir giriyor ki insanın “Bunu buraya koyarken İstanbul'a sordunuz mu?” diyesi geliyor.

Fikirtepe'ye geliyoruz. Kentsel dönüşüm! Ne güzel kelime… Kentsel dönüşüm deyince insanın aklına daha güzel kent geliyor. Bizde ise bazen dönüşümün “kent” kısmı kayboluyor, geriye sadece “dönüşüm” kalıyor. Eski evler gidiyor, yerine gökdelenler geliyor. Mahalle gidiyor, blok geliyor. Komşuluk gidiyor, site yönetimi geliyor. Ağaç gidiyor, peyzaj geliyor. Gökyüzü gidiyor, manzara ücretli hâle geliyor! Sonra adına modern şehir diyoruz.

Modernlik buysa ben eski kafalı kalmaya razıyım. İstanbul'un her tarafında aynı hastalık var. Tarihî yapıların çevresinde yeni yapılaşmalar, koruların kenarında yükselen bloklar, Boğaz'ın silüetine sokulan kütleler, mahallelerin ortasına dikilen devasa yapılar, Tarihi Yarımada'da eski İstanbul'un üzerine yeni İstanbul bindirmeleri, Kadıköy'de eski dokuya rağmen yükselen kuleler, Mecidiyeköy'de gökyüzünü parsel parsel satan anlayış, Ataşehir'de birbirine bakarak yükselen bloklar, Fikirtepe'de insan yoğunluğu kavramını yeniden tarif eden yapılaşma…

Ve bütün bunların ortasında zavallı İstanbul!

Bir zamanlar şehri yapanlar “Bu bina İstanbul'a nasıl yakışır?” diye düşünmüş. Biz “Bu parselden kaç metrekare çıkar?” diye düşünüyoruz. Onlar silüet düşünmüş, biz emsal. Onlar şehir düşünmüş, biz metrekare. Onlar gelecek kuşakları düşünmüş, biz bir sonraki ihaleyi. Sonra da İstanbul'un eski güzelliğini kaybetmesine şaşırıyoruz. Neye şaşırıyoruz Allah aşkına? Şehrin ruhunu parsel parsel bozarsanız, sonunda elinizde sadece çok değerli arsalar üzerinde değersiz bir şehir kalır.

Bir şeyin yapılabiliyor olması, yapılması gerektiği anlamına gelmez. Hukuk asgariyi belirler, estetik vicdan ise olması gerekeni. İstanbul'un asıl ihtiyacı biraz da bu vicdan.

Üstelik bu vicdanın siyasi görüşü olmaz. İktidar yapınca güzel, muhalefet yapınca çirkin değildir. Merkezi idare yapınca “yatırım”, belediye yapınca “rant” değildir. Betonun partisi olmaz, rantın mezhebi olmaz. Çirkinliğin ideolojisi hiç olmaz. Çirkinlik çirkinliktir!

İstanbul'un da artık fazla zamanı yok. Çünkü biz İstanbul'u korumayı sürekli yarına bırakırsak, yarın koruyacak İstanbul kalmayabilir.