Mustafa Kemal Atatürk; “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur…” dediği günden bu yana 100 yıl geçti. Türkiye 2. Yüzyılına girdi. Uyanık toplumlar sanayide ve teknolojide ileri giderken, uyuyan ya da uyutulan toplumlar geri kaldı.

Kendinizi ya da toplumu kim kurtaracak? Toplumda giderek kendini kurtaracak kişiler arama duygusu yerleşti. 23 yıl önce RTE’yi halk yığınları kendini kurtaracak kişi sandılar. İktidarı sorgusuz sualsiz teslim ettiler.

Kendimiz olabildik mi? Atatürk İlke ve Devrimleri etrafında örgütlenip, bireysel ve toplumsal örgütlenmemizi sağlayacak bir partiye iktidarı neden teslim etmedik.

Kendimiz kendi kenmiz olabildik mi? Olamadık.

Fesi kafamızda attık ama aklımızda atamadık. Tespih elimize, içilen Malboro sigarasını ağzımıza yakıştırdık.

Western filmlerini sinemalarda seyrettik. Amerikanlıların öldürdüğü Kızılderililere ağladık. Ama öldüren Amerikalı mavi ceketlileri unuttuk. 

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiği gençleri parçalayıp birbirlerine düşürmek için “sağcı-solcu” diye ikiye ayırdık.

Karl Marks’ın yazdığı Das Kapital’ı çok uzun diye okumadık. Okumayı ve yazıp not almayı hiç sevmedik.

Türkiye Cumhuriyeti kadınları uygarlık anlayışında uzak tutup erkeklere köle olmasını sağlamak için Rahibe kıyafeti olan “türbana” soktuk. Yutturmak için de adını “başörtüsü” koyduk.

Devrim söylevlerini ve türkülerinin ezgilerini topluma bir türlü tutturamadık.

Tarikatların peşine düştük.

Ödediğimiz vergileri 40’ın üzerindeki tarikatlara aktaran AKP iktidarlara sesimizi çıkarmadık. Ulusumuzu Araplaştırma politikalarını Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına sokan AKP’ye halkın çoğunluğu oy verdi.

Dinimizi Arapça okuduk. Anlamadık. Doktora gitmemek için “muska” yazan tarikat şeyhlerine paralar ödedik.

Bu noktada sormak istiyorum.

Dünya da bilmediği ve anlamadığı bir dilde dua eden başka bir ulus var mı? Yok… Ama var. Ne var? RTE’nin atadığı Arapça bilmeyen bir Diyanet İşleri Başkanı Ali var.

Gazete, dergi, kitaplar v.s. için gerekli olan kağıtları üretecek kağıt fabrikalarını on paraya sattık.

Diğer yandan teknoloji çağını algılamadık. İmam-Hatip okullarını topluma dayattık. Liseye girmek için sınava gerecek çocuklarımıza kaymakamlar, sabah erken kalkıp sınavı kazanabilmeleri için namaza gönderilmelerini isteyen resmi yazılar yazdılar. Sustuk.

Tarımda ve tarımsal üretimde kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olan Türkiye’nin önünü tıkayan toprak ağalarını ve kapitalistleri demokrat ve yatırımcı sandık.

En büyük yalanı söyleyen iktidar partisini seçim meydanlarında alkışladık.

Bire mal olan bir malı 100’e satanlara sesimizi çıkarmadık. Parayı kazanmanın ne kadar zor olduğunu unutup, elimizdeki ve avucumuzdakileri Jet Fadıllara, Çiftlik Banklara ve yeni soygunculara yani kriptoculara kaptırdık.

Faşizmi anlamadık. Atatürk Milliyetçiliği dururken, faşistleri ve partilerini milliyetçi sandık. Oy verdik ve “Cumhur ittifakını” ve tek adam rejimini kurmalarını sağladık.

Fiyatlar uçunca da “geçinemiyoruz” diye feryat ettik.

Anaysa yaptık uymadık. Kurallar koyduk, tanımadık. Demokrasiyi savunduk ama demokrat bile olamadık.

Bizi kim kurtaracak? AKP iktidarı ile “Bakara’yı makara” ettik. Soygun düzeni köprüler yaptık yüzde 80’nimiz geçmeden borçlarını 30 yıl daha ödeyeceğiz.

1950’den bugün AKP iktidarı dahil devletin elektriğini, fabrikalarını, limanlarını, tekelini, tank palet fabrikasını, altın madenlerini, Kaz Dağları’nı sattık paraları yok ettik bir türlü zengin olamadık.

İstanbul’un kalanını satmak için bir “İstanbul Kanalı” kalmıştı. AKP olarak onunda projesini hazırladık. Bekletiyoruz. Şimdi bu iktidar “dur” deyip defterini bir erken seçimle yerine getirmemiz gerekmiyor mu? Çünkü bizi biz kurtaracağız. Başka kurtarıcı yoktur. Ne dersiniz?