“Adalet mülkün temelidir.”
Zalim yönetim, halkın bağını koparır. Bağ koptuğunda yalnızca bir iktidar krizi değil, bir ülke krizi başlar. Çünkü devlet dediğimiz şey; binalardan, üniformalardan, koltuklardan önce insanla ayakta durur. İnsanla bağı kopan bir yönetim, adı ne olursa olsun artık devleti değil, yalnızca gücü temsil eder.
Venezuela’nın son on yılı, bu kopuşun derslerle dolu bir aynasıdır. Hugo Chavez’in ardından iktidara gelen Nicolas Maduro, “devamlılık” iddiasıyla yola çıktı; fakat ülke ağır bir ekonomik çöküşe, hiperenflasyona, yoksulluğa ve büyük bir göçe sürüklendi. Seçimlerin adilliği tartışmalı hale geldi, muhalefet bastırıldı, kurumlar zayıfladı. 2026’ya gelindiğinde Venezuela, yalnızca bir iktidar tartışması değil; meşruiyet, hukuk ve gelecek tartışması yaşıyor. Halk ile yönetim arasındaki bağ koptuğunda, ülke dış müdahalelere açık, içeride kırılgan bir zemine savruluyor.
Hukukun zayıfladığı, meşruiyetin tartışmalı hale geldiği her yerde aynı süreç işler. İsimler değişir, bayraklar değişir yöntem değişmez. Tarih, gücün hukukun yerine geçtiği hiçbir dönemi affetmemiştir.
Baskı, tutuklama ve korku üzerine kurulan düzenler kısa vadede sessizlik üretir. O sessizlik, ilk bakışta “düzen” gibi görünür. Oysa bu bir sükunet değil, boğulmadır. Korkuyla ayakta duran hiçbir yapı, halkın rızasıyla kurulan bir devletin yerini tutamaz. Yönetim adaletle değil talimatla; hukukla değil sadakatle yürütülmeye başladığında toplumla arasına görünmez ama derin bir duvar örer. O duvarın adı güvensizliktir. Ve güvensizlik, bir ülkenin içten içe çürümesinin ilk işaretidir.
Bir ülkede sabah kapısı çalınan herkes irkilerek uyanıyorsa, bir cümle kurmadan önce herkes “başım derde girer mi?” diye düşünüyorsa,
gazeteci yazamıyor, akademisyen konuşamıyor, gençler hayal kuramıyorsa
orada bir yönetim olabilir ama devlet yoktur.
Çünkü devlet, korku dağıtan bir mekanizma değil; güven üreten bir yapıdır.
Zalim yönetim yalnızca muhalifini değil, sessiz kalanını da ezer. Diktatörlük, karşısındakini susturmakla yetinmez; zamanla alkışlayanı bile rehin alır. Gücü tek elde toplayan sistemler, hukuku eğip bükerken “istikrar” der. Oysa aradıkları istikrar değil, itaattir. İtaat ise toplumu ayakta tutmaz; toplumu içten içe çürütür. Çünkü itaat eden toplum düşünmez, sorgulamaz, üretmez. Sadece susar. Ve suskun toplumlar, en savunmasız toplumlar haline gelir.
Diktatörlük nedir?
Diktatörlük, sandığın var olup iradenin yok sayılmasıdır.
Diktatörlük, mahkeme salonlarının adalet değil korku dağıttığı yerdir.
Diktatörlük, devletin kurumlarının halka değil, bir kişiye çalıştırılmasıdır.
Diktatörlük, hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun konulduğu anda başlar.
Bu noktada Montesquieu’nun uyarısı yankılanır:
“Bir ülkede adalet duygusu yok olursa, yasaların anlamı da yok olur.”
Adalet duygusunun kaybolduğu yerde yasa, kağıt; devlet, şekil; iktidar ise çıplak güçten ibaret kalır.
Böyle bir düzende halk, yöneticiyi kendinden biri olarak görmez. Yönetici; koruyan değil, korkutan olur. Dinleyen değil, buyuran olur. İşte tam da o an ülke, dış müdahalelere en açık haline gelir. Çünkü içeride meşruiyetini yitiren iktidarlar, dışarıda pazarlık konusu olur. Halkıyla bağını koparan yönetim, ülkenin direncini de koparır. Venezuela örneği, bunun soyut bir teori değil; canlı bir gerçek olduğunu gösteriyor.
“Adaletin sustuğu yerde, ülke konuşamaz.”
Adalet sustuğunda yalnızca mahkemeler susmaz; vicdanlar da susar. Vicdanın sustuğu yerde toplum dağılır, ortak zemin kaybolur. Herkes kendi başının çaresine bakmaya başlar. Bu, sosyal ve kültürel çürümenin en tehlikeli eşiğidir.
“Korkuyla yönetilen devlet, güvenle yaşayamaz.”
Korku, yönetimin dili haline geldiyse güven çoktan terk etmiştir o ülkeyi. Güvenin olmadığı yerde ekonomi çöker, eğitim çürür, kültür yozlaşır. İnsanlar geleceği bu topraklarda değil, başka ülkelerde aramaya başlar. Beyin göçü yalnızca bir ekonomik kayıp değil; bir umut göçüdür.
“Halktan kopan iktidar, ülkeden de kopar.”
Halkını duymayan, halkını anlamayan, halkını tehdit olarak gören her iktidar; zamanı geldiğinde yalnız kalır. Çünkü iktidarlar halkla var olur, halktan kopunca tarihin soğuk sayfalarına karışır.
“Hukuk yoksa egemenlik yoktur.”
Egemenlik, bir kişinin ya da dar bir zümrenin değil; milletin ortak iradesidir. Hukukun olmadığı yerde egemenlik de yoktur, sadece güç vardır. Güç ise geçicidir.
“Bir ülkeyi yıkan dış güçler değil, içerdeki adaletsizliktir.”
Hiçbir dış müdahale, içeride adalet sağlam duran bir toplumu yıkamaz. Ama içeride adalet çökmüşse, dışarıdan gelen her rüzgar fırtınaya dönüşür.
Devletler kişilerin kaderine teslim edilemez. Hiçbir başkan, hiçbir cumhurbaşkanı, hiçbir devlet adamı; hukukun çöktüğü, meşruiyetin yitirildiği bir zeminde güvende değildir. Devlet aklı, intikamla değil hukukla hareket eder; çünkü intikam devleti küçültür, hukuk devleti büyütür. Bir ülkenin yöneticisinin, yatağında ayakkabısız, ailesiyle birlikte kaçırıldığı, yakalandığı, götürüldüğü bir dünya; kimse için kazanç değildir. Bu, hukukun konuşması gereken bir yerde hukukun sustuğunun kanıtıdır. Devlet, böyle sahnelerle büyümez; adaletle güçlenir.
Halkın sesini kısmak sorunu çözmez; büyütür. Gerçeği yasaklamak gerçeği ortadan kaldırmaz; yeraltına iter. Yeraltına itilen her hak, bir gün yer üstüne daha güçlü çıkar. Çünkü adalet gecikebilir ama unutmaz.
Alınan kararların etkisi yalnızca karar masasında kalanlarla sınırlı değildir; o kararlar, hayatın tam ortasında yaşayanların gündelik gerçekliğine iner. Yönetenlerin tercihleri, farkında olunsun ya da olunmasın, toplumun tamamını aynı kader çizgisinde buluşturur. Mesele bu yüzden dar bir siyasal alanın, geçici bir dönemin ya da tekil bir ülkenin konusu değildir. Bugünü belirleyen irade ile yarını taşıyacak sorumluluk, vicdanla birlikte sınanır ve bu sınavdan kaçan kimse olmaz.
SONSÖZ
Hiçbir devlet adamı; gece yarısı, yatağında, ayakkabısız, ailesinin gözleri önünde eşiyle birlikte alınarak götürülmez. Bu sahneler bir devlete güç kazandırmaz; devleti küçültür, itibarı zedeler, vicdanı yaralar. Güç, böyle gösterilerle değil; hukukla, usulle, şeffaflıkla tecelli eder. Bir yöneticinin hesabı varsa, bu hesap meydanda görülür; mahkemede, adaletin huzurunda, milletin gözü önünde sorulur. Çünkü devlet, öfkeyle değil akılla; intikamla değil hukukla ayakta kalır.
Bu toprakların vicdanı bilir ki; insan onuru çiğnendiğinde devlet de yaralanır. Hiçbir vatansever, ülkesinin adının böylesi görüntülerle anılmasına razı olmaz. Çünkü vatanseverlik, kişilere değil; hukuka, devlete ve milletin onuruna sahip çıkmaktır. Devlet, düşmanını bile hukuk içinde yargılayabildiği ölçüde büyüktür. Aksi halde güç gösterisi, bir anlık korku üretir; ama uzun vadede yalnızca utanç bırakır.