Fotoğraf makinesini eline aldığında aslında sadece bir cihaz tutmazsın. Bir mesafe tutarsın. Kendinle dünya arasında kurduğun o görünmez mesafeyi…
Çoğu insan bakar. Hızlı bakar. Tüketir gibi bakar. Bir sokağa girer, tabelayı görür, insanları fark eder, ışığın yönünü sezmeden yürür geçer. Görmek ise başka bir şeydir. Görmek, durmayı gerektirir. Hatta bazen geri adım atmayı. Bazen de yaklaşmayı.
Atölyelerde sıkça şunu söylüyorum: Diyafram alan derinliğini kontrol eder, enstantane zamanı belirler, ISO ışıkla ilişkinin dozunu ayarlar. Bunlar fotoğrafın matematiğidir. Ama matematik, merhameti öğretmez. Kadraj doğru olabilir; peki bakış doğru mu?
Bir çocuğu fotoğraflarken ona yukarıdan mı bakıyorsun, göz hizasına mı iniyorsun? Bir yaşlıyı çekerken kırışıklıkları “etki” olarak mı görüyorsun, yoksa bir ömrün izi olarak mı? İşte fotoğraf tam burada başlar. Teknik bilgi ile vicdan arasındaki o ince çizgide.
Sosyal medyada her gün binlerce kusursuz kare görüyoruz. Netlik yerinde. Renkler dengeli. Kompozisyon kurallara uygun. Ama çoğu fotoğrafın içinden bir şey eksik. Sanki kalbi atmamış gibi. Çünkü fotoğraf sadece görmek değildir; hissetmektir. Ve hissetmediğin bir şeyi aktarman mümkün değildir.
Fotoğraf çekerken kendine şu soruyu sorman gerekir: Ben bu karede neyi savunuyorum? Bir insanı mı? Bir anı mı? Bir fikri mi? Yoksa sadece estetiği mi?
Estetik önemlidir. Güzel bir kompozisyon, doğru bir ışık kullanımı fotoğrafı güçlü kılar. Ama güçlü olmak başka, derin olmak başka bir şeydir. Derinlik çoğu zaman sessizlikten gelir. Beklemekten gelir. Acele etmemekten…
Bazen de fotoğraf çekmemek gerekir. Evet, yanlış duymadınız. Fotoğraf çekmemek… Çünkü her an bizim değildir. Her acı kadraja girmek zorunda değildir. Her duygu paylaşılmak için yaşanmaz. Fotoğrafçı olmak biraz da neyi çekmeyeceğini bilmektir.
Görmek; objeyi değil, anlamı fark etmektir. Bir kapı sadece kapı değildir. Bir sandalyenin boşluğu sadece estetik bir detay değildir. Bir pencerenin önündeki ışık, bazen bir insanın içindeki umudu temsil eder. Ama bunu temsil edebilmesi için önce senin o umudu tanıyor olman gerekir.
Fotoğraf, dış dünyanın iç dünyamızla kesiştiği yerdir. Bu yüzden aynı sokağı iki farklı insan bambaşka şekilde çeker. Çünkü herkes kendi geçmişiyle, kendi yarasıyla, kendi sevinciyle bakar. Makine aynı olabilir. Lens aynı olabilir. Ama bakış asla aynı değildir.
Genç fotoğrafçı arkadaşlara en çok şunu söylüyorum: Başkasının gözünden bakmaya çalışma. İlham almak başka, taklit etmek başka bir şeydir. Taklit güvenli hissettirir. Ama insanı büyütmez. Kendi bakışını bulmak ise zaman ister. Hata ister. Bazen eleştiri ister. Ama sonunda seni sen yapar.
Fotoğraf bir sabır sanatıdır. Işığın doğru yere düşmesini beklersin. İnsanın doğal haline dönmesini beklersin. Havanın değişmesini beklersin. Aslında beklerken dönüşen sensindir. Fotoğraf seni yavaşlatır. Yavaşladıkça fark edersin. Fark ettikçe derinleşirsin.
Belki de bu yüzden “Hayatımız Fotoğraf” diyoruz. Çünkü mesele sadece kare üretmek değil. Mesele hayata nasıl baktığımız… Eşimize nasıl baktığımız, çocuğumuza nasıl baktığımız, öğrencimize nasıl baktığımız… Fotoğraf makinesini bir kenara bıraktığımızda da o bakış bizimle kalıyor mu?
Eğer kalıyorsa, işte o zaman fotoğraf sadece bir uğraş değil, bir karakter meselesi haline gelir.
Sonuçta iyi bir fotoğrafçı olmak; iyi bir insan olmaya çalışmaktan geçer. Çünkü merhameti olmayanın kadrajı da sert olur. Sabırsız olanın enstantanesi de aceleci olur. Kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeyen, ışığı doğru okuyamaz.
Fotoğraf bize şunu öğretir: Dünya hızlı olabilir ama sen yavaşlayabilirsin. Herkes bağırabilir ama sen sessizliği seçebilirsin. Herkes göstermek isteyebilir ama sen anlamayı tercih edebilirsin.
Ve belki de en önemlisi…
Görmek, bakmaktan vazgeçtiğin yerde başlar.
Bakmak ile Görmek Arasındaki İnce Çizgi
Mustafa Bayram
Yorumlar