Felaketin ardından aynı cümleleri kurmaya, aynı hataları tekrar etmeye devam ediyoruz. 6 Şubat 2023 depremleri üzerinden üç yıl geçti. Binlerce insan toprağa verildi, şehirler haritadan silindi, milyonlarca insanın hayatı altüst oldu. Bugün ise yine aynı soruyla karşı karşıyayız: Bu felaketten gerçekten ders alabildik mi?
Açık konuşmak gerekirse tablo pek umut vermiyor. Türkiye, deprem gerçeğini yeni öğrenmiş bir ülke değil. On yıllardır bilim insanları İstanbul ve Marmara Bölgesi başta olmak üzere büyük bir deprem riskine dikkat çekiyor. Raporlar hazırlanıyor, uyarılar yapılıyor, televizyon programlarında senaryolar anlatılıyor. Ancak riskin büyüklüğü ile alınan önlemler arasında hâlâ büyük bir uçurum bulunuyor.
Her felaket sonrası güçlü bir dayanışma refleksi gösteriyoruz. Yardım kampanyaları düzenleniyor, birlik ve beraberlik mesajları veriliyor, enkaz altındaki vatandaşlarımız için seferber oluyoruz. Fakat aynı kararlılığı, felaket yaşanmadan önce tedbir alma konusunda gösteremiyoruz. Asıl eleştirilmesi gereken nokta da tam olarak burası.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan “Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Yeniden İmar ve Gelişme Raporu”, depremin ardından yapılan harcamaların büyüklüğünü ortaya koyuyor. Rapora göre 2025 yılı sonuna kadar merkezi bütçeden yaklaşık 3,6 trilyon lira harcandı.
Bu rakam, Türkiye ekonomisi için devasa bir yük anlamına geliyor. Peki sormak gerekmez mi? Eğer bu yatırımlar, bu planlamalar ve bu denetimler felaket yaşanmadan önce yapılmış olsaydı, bugün aynı acıları yaşıyor olur muyduk?
Deprem bölgesinde 433 bin 667 konut ve 21 bin 690 iş yerinin hak sahiplerine teslim edildiği açıklanıyor. Eğitim altyapısına milyarlarca lira yatırım yapıldığı, üniversitelerin yeniden inşa edildiği, ulaşım ve enerji hatlarının onarıldığı belirtiliyor. Bunlar elbette önemli çalışmalar. Ancak asıl mesele, bu yapıların neden depremde yıkıldığı sorusudur.
Ne yazık ki Türkiye’de deprem sonrası en çok konuşulan başlıklardan biri de sorumluluk meselesi oluyor. Binlerce insanın hayatını kaybettiği bu felaketin ardından açılan davaların büyük bölümünün hâlâ sonuçlanmamış olması, adalet duygusunu zedeliyor. Yıkılan binaların müteahhitleri, denetim mekanizmaları, ruhsat süreçleri ve kamu sorumluluğu konusunda toplum hâlâ tatmin edici cevaplar bekliyor.
Gerçek şu ki, deprem sadece doğanın değil, ihmaller zincirinin de sonucudur. Bilim insanlarının yıllardır yaptığı uyarılar ortadayken, yapı stokunun riskli olduğu bilinmesine rağmen kentsel dönüşüm süreçlerinin ağır ilerlemesi, denetim mekanizmalarının yetersiz kalması ve imar politikalarının rant baskısı altında şekillenmesi, bu felaketlerin büyümesinde önemli rol oynuyor. 6 Şubat depremleri 11 ilde yaklaşık 14 milyon vatandaşı doğrudan etkiledi. 53 binden fazla insan hayatını kaybetti. Bu rakamlar yalnızca istatistik değil; yarım kalan hayatlar, dağılan aileler ve travma yaşayan milyonlar anlamına geliyor.
Özetle; Bugün şehirler yeniden inşa ediliyor olabilir. Konutlar yükseliyor, yollar yapılıyor, altyapı onarılıyor. Ancak asıl soru şu: Aynı zihniyet değişmeden yapılan her yatırım, gelecekte yeni felaketlerin zeminini hazırlamaz mı?
Deprem gerçeğiyle yüzleşmek, sadece yıkılan binaları yeniden yapmakla mümkün değildir. Şeffaf denetim mekanizmaları kurulmadan, bilimsel şehir planlaması hayata geçirilmeden, sorumlular hesap vermeden ve toplum deprem bilinciyle donatılmadan gerçek bir dönüşüm sağlanamaz.
6 Şubat, yalnızca kayıplarımızı andığımız bir tarih olarak kalmamalıdır. 6 Şubat, ihmallerle yüzleşmenin, sorumluların hesap verdiği bir sistem kurmanın ve depremle yaşamayı öğrenmenin miladı olmalıdır. Aksi halde bugün gözyaşı döktüğümüz felaketlerin yarın tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bu büyük felakette hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Ancak onların hatırasına gösterilecek en büyük saygı, benzer acıların bir daha yaşanmaması için gerçek ve kalıcı adımlar atmaktır.