Sevgili Okur,

Bugün sabah 4.00’te uyandım. Samsun’a doğru bir iş seyahatindeyim. Toplantı öncesi çalıştım, şimdi yolun boşluğunda yazının doluluğuyla sizinle buluşuyorum. Hangi konular geçti aklımdan bir bilseniz… Siyasetin şah damarından girmek de mümkündü, iflaslardan çıkmak da. Bu kadar şirket iflası yazınca bir arkadaşım aradı: “Ne o, bir şeyler mi var?” dedi. Yok dedim. Ama anladım ki okur çoğu zaman aynaya tek taraflı bakıyor; yazanı yaşadıklarıyla ölçüyor. Olsun. Tesellim, yazının zihinlere ulaşması.

Çorum’a doğru ilerlerken konuyu seçmem gerektiğini düşündüm. Gülse Birsel’in Beni Gözünüzde Büyütmeyin kitabında akıllı ev sistemlerinin pahalı oluşunu anlatırken “Ben eve tabletten ışık yakınca akıllı demem, akıllı ev evi temizlemeli” diyordu. Güldüm. İnovasyon gerçekten bu mu diye düşündüm.

Ama mesele o da değil. Uygulamadan sesli kitap seçerken bugüne kadar neden okumadım diye hayıflandığım Atatürk’ün Karlsbad Hatıralarına başladım. 1918 Haziran’ında başlayan ve Temmuz’da biten o kısa yolculukta bile, hastalığına çare ararken bile, dünya ve memleket meselelerinden taviz vermeyen bir zihni gördüm. Not alıyor. Planlıyor. Düşünüyor. Zamanın darlığını mazeret etmiyor.
Orada gördüğüm şey şuydu:
Şartlar ne olursa olsun zihinsel ayakta kalma mücadelesi.
Geçen hafta bir şantiyede iki genç mühendis ve bir satış temsilcisiyle beraberdim. Satış temsilcisi otuzlu yaşlarında. Hayatla bağı zayıf. Her cümlesi şikâyet. Gelecek kaygısı. Vazgeçişe yakın bir ruh hâli. Dinledim. Haklı sebepleri olabilir. Ama daha bu yaşta bu kadar yorulmak… bu ciddiye alınmalı.
Bir yanda “Yaşlanmaya vaktim yok” diyen 95 yaşında bir sanat ustası var.
Diğer yanda otuzlarında gemileri yakmaya hazır bir genç.
Alfred Adler’in Yaşama Sanatı kitabı çağrıştı burada. “Boşver yaşa gitsin” diyemem. Çünkü bu hâlin altında sebepler var. Ama bir gerçek de var: Hayat zor diye erken vazgeçmek, hayatın doğasına teslim olmak demektir.
Nisan ayında kulübümüzün asamblesi var. Her yaşta üyeler işlerini bırakıp bu etkinliği nasıl daha iyi hale getiririz diye çalışıyor. Projeler üretiliyor. Ankara’nın bir köyünde birilerine değebilmek için çaba sarf ediliyor. Buna bazı sesler ütopya diyebilir, altında zayıf sular arayabilir. Ama yaşlanmaya vakti olmayan benlikler tam da bunu yapıyor. Çünkü mesele zaman değil; zihnin yaşlanıp yaşlanmaması.
Atatürk’ün Karlsbad günlüğünde gördüğüm şey sadece tarih değil, yöntemdi. Yazmak. Planlamak. Düşünmek. Kendini disipline etmek. Hastalık için gittiği o kısa zaman diliminde bile zihinsel üretimi bırakmamak.
Biz de böyle yapmalıyız.
Engeller hayatın gerçeği. Döngü açık: Milyarlarca insan geldi ve gitti. Biz de gideceğiz. Bu kesinlik değişmeyecek. Ama bize hediye edilen bir şey var: yaşama içgüdüsü.
O hâlde erken vazgeçenlerden değil,
yaşlanmaya vakti olmayanlardan olalım.