Babamız emekli olduktan sonra bir şirkette çalışmaya başlamıştı. Şirket babamızın rahmetli olmasından sonra ağabeyim ve beni işe başlattı. Annem “çalıştığınız şirkette ne kadar çok seviliyorsunuz” dedi. Ben de kendisine “Ben bu şirkette şu an için rahmetli babamın oğluyum, bir an evvel başarılarımla Mustafa Aydemir olmaya çalışıyorum” dedim. Çünkü rahmetli babam “mezar taşıyla övünülmez” derdi. Bu sözü kendi başarılarından ziyade geçmişi ile övünen kişilere söylerdi.

İnsanoğlu dünyaya geldiği ve var olduğu günden bu yana kimliklerini tanımlama, toplum içindeki yerlerini belirleme ve varlıklarına anlam katma çabası içinde olmuşlardır. İnsanoğlunun bu çaba sırasında içine sıklıkla düştüğü en büyük yanılgılardan biri ise, değerini kendi başarılarından, ürettiklerinden, emeklerinden ve ahlaki duruşundan almak yerine, geçmişindekilerin gölgesine sığınmak olmuştur. “Mezar taşıyla övünülmez” sözü, işte bu yanılgıya atılmış en büyük çentiklerden birisidir. Bu ifade, görünürde geçmişe ve ölenlere dair bir söz gibi düşünülse de, özünde tamamen yaşayan insanı, onun eylemlerini ve bireysel sorumluluğunu hedef tahtasına koyan derin bir felsefi eleştiridir.

Geçmişle gurur duymak ile geçmişin ardına saklanmak arasında ince bir çizgi vardır. İnsan, mensubu olduğu ailenin, toplumun ya da kültürün bıraktığı mirasla gururlanabilir; ancak bu mirası kendi başarısıymış gibi pazarlamaya kalkıştığında gelişimi durur. Mezar taşı, ne kadar ihtişamlı, mermeri ne kadar kaliteli ya da üzerine yazılan unvanlar ne kadar haşmetli olursa olsun, neticede yaşamı sona ermiş bir bireyin son durağını simgeler. O taşın altında yatan kişinin ulaştığı mertebeler, kazandığı zaferler ya da bıraktığı izler tamamen o kişiye aittir. Yaşayan bir bireyin, bu izleri kendi şahsi meziyetiymiş gibi sunması, bir başkasının kazandığı madalyayı kendi göğsüne takmasından farksızdır. Babamın ifade etmek istediği başkasının emeğiyle şöhret inşa edilemeyeceği ve geçmişin mirasının bugünün tembelliğine bahane olamayacağıdır.

Bu söz aynı zamanda kişisel özerklik ve birey olma bilinci üzerine inşa edilmiştir. İnsan, dünyaya geldiği aileyi, soyu ya da milliyetini seçme şansına sahip değildir. Seçilmemiş özelliklerle övünmek, çaba gerektirmeyen hazır bir kimliğe sahip çıkmanın kolaycılığına kaçmadır. Oysa hakiki değer, doğuştan gelen miraslarda değil, insanın kendi iradesiyle inşa ettiği başarılarında saklıdır. Tırnaklarıyla kazıyarak gelmediği, alın teri dökmediği, zihinsel veya ruhsal bir çaba harcamadığı hiçbir nitelik insanı başarılı kılmaz. Mezar taşıyla övünen biri, kendi hayat sayfasını boş bırakmış, hikâyesini başkalarının cümleleriyle doldurmaya çalışan bir figürandan öteye geçemez. Asıl mesele, geçmişin gölgesinde serinlemek değil, o gölgeden çıkıp kendi meyvesini verecek bir ağaç olabilmektir.

Hayat, durmaksızın akan ve her an yeni bir eylem, yeni bir tutum bekleyen dinamik bir süreçtir. Geçmişte yaşanan büyük başarılar veya ataların şanlı tarihleri, zamanın yıkıcı gücü karşısında yalnızca birer hatıradan ibarettir. İnsan bugüne ne kattığıyla, çevresine nasıl bir fayda sağladığıyla ve nasıl bir karakter sergilediğiyle ölçülür. Dün ne olduğumuz ya da kimin soyundan geldiğimiz, bugün kim olduğumuz sorusuna geçerli bir yanıt vermez. Yaşam, kişiye her gün yeni bir beyaz sayfa sunar ve bu sayfaya ne yazılacağı tamamen bireyin kendi sorumluluğundadır. Geçmişin mezar taşlarına tutunup bugünün yükümlülüklerinden kaçmak, yaşamın sunduğu bu fırsatı heba etmek demektir.

İnsanoğlu çoğunlukla eksik yönlerini kapatmak, kendi içsel yetersizliklerini gizlemek amacıyla dışsal değerlere sarılır. Kendi yeteneklerine, ahlakına ve birikimine güvenemeyen bireyler, atalarının isimlerini birer zırh gibi kullanmaya meyillidir. Oysa bu tutum, dışarıdan bakıldığında özgüven değil, derin bir özsaygı eksikliğinin göstergesidir. Gerçekten yetkin, kendi yolunu çizmiş ve insan olmanın sorumluluğunu üstlenmiş bir kişinin, başkalarının unvanlarına ihtiyacı yoktur. O, zaten kendi eylemleriyle, ürettikleriyle ve insan ilişkilerinde bıraktığı izlerle var olur.

Sonuç olarak, babamın hafızamıza kazıdığı bu özlü söz, biz çocuklarına ve hayatı anlamlandırmak isteyen herkese bırakılmış kıymetli bir pusuladır. Babamız, geçmişi reddetmemizi değil, geçmişe yaslanarak yürümekten vazgeçmemizi istemiştir. İnsanın bu dünyada bırakabileceği en değerli iz, atalarının mezar taşlarını parlatmak değil; kendi ömrünü iyilikle, emekle, bilgiyle ve adaletle dokuyarak kendi ayakları üzerinde durabilmesidir. Geçmiş bir rehber, bir ders veya bir ilham kaynağı olabilir; fakat asla üzerine basıp yüksek görüneceğimiz bir basamak olmamalıdır. Hakiki saygınlık, hazır bulunanla böbürlenmekte değil, sıfırdan başlansa dahi insan kalabilme ve değer üretebilme becerisinde yatar.