Kurtuluş Savaşımız, insanlık tarihinin gördüğü en çetin ve en amansız bağımsızlık mücadelelerinden birisi olmuştur. Mehmetçiğin cesareti ve komutanların askeri dehası ile anılan bu zaferin arkasında, en az cephede yaptığımız çetin savaş kadar önemli bir lojistik ve üretim mücadelesi yatıyordu. Mondros Mütarekesi’nin ardından Ordumuz bir yandan tasfiye edilirken, cephaneliklerimize el konulmuş ve elimizdeki silahlar toplanmaya başlamıştı. Ordu birliklerimiz İstanbul’un fiilen ve resmen işgaliyle birlikte düşman devletlerinin etkisi altında silahsız ve cephanesiz bırakılmak istendi. İşte bu imkânsızlıklar içerisinde, Milli Mücadele’nin kaderini değiştiren gizli bir güç ortaya çıktı: İmalat-ı Harbiye işçileri, ustaları ve mühendisleri.
İmalat-ı Harbiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri fabrikaları ve atölyeleri bünyesinde barındıran temel ve önemli bir kurumdu. İşgal altındaki İstanbul’da bulunan çeşitli tesislerde görev yapan bu fedakâr, çalışkan ve cesur kadro, vatanın kurtuluşunun Anadolu’da yakılan bağımsızlık meşalesine bağlı olduğunu kavramıştı. Gizli teşkilatlarımızın organize ettiği operasyonlarla, İmalat-ı Harbiyeciler fedakârca davranarak ve hayatlarını riske atarak İstanbul’daki fabrikalardan kritik makineleri, tezgâhları, kalıpları, yedek parçaları, kovanları ve gerekli ne lazımsa ihtiyaç duyulan bütün alet edevat ve takımları kaçırmaya başladı. İşgal kuvvetlerinin çok sıkı denetimine rağmen onları ayakta uyutarak takalarla İnebolu’ya, oradan da kağnılarla ve fedakâr kadınlarımızın da yardımıyla Ankara’ya taşınan bu teknik malzemeler, kurulacak olan yerli savunma sanayisinin ilk harcını oluşturuyordu.
Bin bir zorluklarla ve gizlilik içerisinde Ankara’ya ulaşan tecrübeli ustalar, teknisyenler ve işçiler, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yürütülen Milli Mücadele’nin teknik omurgasını oluşturuyordu. Ankara ve çevresinde, Keskin’de ve Kayseri’de kurulan küçük tamirhaneler, marangozhaneler ve savunma işine dönüştürülen imalathaneler kısa sürede aralıksız çalışan birer cephaneliğe dönüştü. İstanbul’dan gelen bu tecrübeli kadro, ellerindeki kısıtlı imkânlarla adeta yoktan var ediyordu. Savaş şartlarının ağırlığından dolayı dışarıdan silah veya mühimmat temin etmek neredeyse imkânsızdı. Bu koşullarda, İmalat-ı Harbiyelilerin sihirli elleri sayesinde cephedeki askerimizin mühimmat ve bakım ihtiyacı kesintisiz olarak karşılanıyordu.
Bu imalathanelerde yürütülen çalışmalar sadece standart bir üretim süreci değil, aynı zamanda yüksek bir mühendislik ve yaratıcılık örneğiydi. O dönemde Ordumuzun elinde Alman, İngiliz, Rus ve Fransız menşeili, birbirinden tamamen farklı çap ve niteliklerde yüzlerce farklı silah bulunuyordu. İmalat-ı Harbiye ustaları, bu farklı ve karmaşık birbiri ile uyumsuz bu silah envanterini hızlıca inceleyerek parçaları birbirine uyarladı. Eksik parçaları imal ederek hepsini kullanılabilir hale getirdi. Çatışmalardan toplanan boş mermi kovanları yeniden dolduruldu. Kırık dipçikler onarıldı. Deforme olmuş top namluları düzeltildi. El yapımı bombalar üretildi. Bütün bunların yanında cepheye asker ve mühimmat taşıyan demiryolu hatlarının, lokomotiflerin ve vagonların bakımı da yine bu yetenekli ve sihirli eller tarafından gerçekleştirildi.
İmalat-ı Harbiye mensupların Milli Mücadele’ye katkısı sadece fabrika ve atölyelerdeki üretimle sınırlı kalmadı. Bu kahramanlar, vatan savunmasını bir bütün olarak gördü ve gerektiğinde bizzat tüfeğe sarıldı. Özellikle Yunan ordusunun Ankara’ya doğru ilerlediği ve vatanın kaderinin tayin edileceği anlarda Sakarya Meydan Muharebesi gibi en önemli anlarda, fabrikalardaki tezgâhları durdurarak veya üretimi asgari seviyeye indirerek oluşturdukları milis kuvvetleriyle cepheye koştu, savunma hatlarında bizzat savaştı. Hem gece gündüz mermi doldurup top tamir etti hem de ihtiyaç anında kahramanlıklarını gösterdi. En ön safta düşmana karşı koyan bu fedaîler, Kurtuluş Savaşı’nın isimsiz kahramanları olarak tarihe adlarını yazdırdı.
Sakarya Zaferi ve Büyük Taarruz’ da ordunun ihtiyacı olan top mermilerinin, piyade tüfeği mermilerinin ve yedek parçaların sağlanmasında İmalat-ı Harbiye’nin payı ve katkıları hiçbir zaman unutulmadı. Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadele yönetimi, bu fedakâr insanların emeğini her zaman takdirle andı. Çekiç sesleriyle top seslerinin birbirine karıştığı o zorlu günlerde gösterilen bu azim ve inanç, savaşın zaferle sonuçlanmasında belirleyici bir rol oynadı.
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde İmalat-ı Harbiye’nin attığı bu köklü temeller ve kazandığı teknik birikim boşa gitmedi. Bağımsızlığını kazanan genç cumhuriyet, kendi kendine yeten bir savunma sanayii kurmanın hayati önemini kavradığından bu mirası kurumsallaştırdı. İmalat-ı Harbiye yapısı; Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü aşamalarından geçerek günümüzdeki Makina ve Kimya Endüstrisi (MKE) kurumunun temelini oluşturdu.
Günümüzde Türkiye’nin savunma sanayisinde ulaştığı yerlilik ve millilik oranı ağır mühimmatlardan roket sistemlerine kadar uzanan teknolojik hamleler, köklerini İmalat-ı Harbiyecilerin o mütevazı atölyelerindeki ışıktan almaktadır. İstanbul’dan Ankara’ya kaçırılan tezgâhlarda dökülen ter ve vatan uğruna verilen emek, bugün modern Türk savunma sanayiinin ruhunu oluşturmaya devam etmektedir.