Ne zaman bu kadar değiştik? Ne zaman kanaati unuttuk, helali haramı birbirinden ayırmamaya başladık? Emek vermeden, alın teri dökmeden, hak etmeden zengin olmanın peşine düşer olduk?
Eskiden büyüklerimiz akşam olup da evlerine çekildiklerinde, ellerinde avuçlarında ne varsa onunla yetinirlerdi. Çokları zengin değildi ama gönülleri zengindi. Bir lokmayı bölüşür, komşusunun derdiyle dertlenir, haramdan korkarlardı.
Çocuklarına da daha küçük yaşta tembih ederlerdi:
“Kimsenin malına göz dikmeyin. Yalan söylemeyin. Haram yemeyin. Kul hakkına girmeyin.”
Bir de dua ederlerdi:
“Allah’ım, helal rızık, hayırlı kısmet ver. Aç açık bırakma.”
Ardından bir söz daha söylerlerdi:
“Çok verip azdırma, az verip gezdirme.”
Ne güzel sözmüş...
İnsanın elindekine şükretmesini, ne yoklukta ezilmesini ne de varlıkla şaşmasını anlatırmış meğer.
Şimdi düşünüyorum da, biz ne zaman bu kadar değiştik?
Ne zaman kanaat bize yetmez oldu?
Bir ev yetmez, daha büyüğü olsun. Bir araba yetmez, daha yenisi olsun. Kazandığımız yetmez, biraz daha kazanalım. Biriktirelim, çoğaltalım, daha fazlasına sahip olalım...
Peki nereye kadar?
Zenginlik nedir?
İnsanın çok malı olması mı? Çok parası, çok evi, çok arsası olması mı?
Yoksa insanın akşam başını yastığa koyduğunda gönül rahatlığıyla uyuyabilmesi mi?
Eskiler, “Ömründe, yaşamında hayırlısını ver.” diye dua ederdi. Çocuklarının geleceğini düşünürken bile sadece mal mülk istemezlerdi.
Hayırlısını isterlerdi.
Biz şimdi ne istiyoruz?
Daha çok...
Daha fazla...
Daha çabuk...
Emek vermeden, alın teri dökmeden, helal haram demeden zengin olmanın yollarını arayanlar çoğaldı.
Teknoloji de sınır tanımıyor. Dünyanın bir ucunda olan öteki ucunda. İnsan ne görürse ona sahip olmak istiyor. Başkasında olan, kendisinde de olsun istiyor. Yetmiyor.
Kanaat yok.
Doymak yok.
İnsan sahip olduklarının değil, sahip olamadıklarının hesabını yapıyor artık.
Oysa dünya dediğimiz nedir?
Üç günlük yalan dünya...
Bugün varız, yarın yokuz.
Bunca hırs, bunca kavga, bunca mal mülk ne için?
“Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan; gel biraz da sen oyalan.”
Bırakıp gideceğimiz mal, mülk için bu hırs ne için?
Daha çok kazanmak, daha çok biriktirmek, daha çok sahip olmak...
Sonunda ne kalacak elimizde?
Bir gün kapıyı çekip gideceğiz. Ardımızdan evimiz kalacak, tarlamız kalacak, paramız kalacak. Belki yıllarca biriktirdiğimiz malın mülkün içinde başkaları yaşayacak.
Biz ne götüreceğiz?
Hiçbir şey.
Öyleyse insan kendine sormaz mı:
Bu kadar hırs ne için?
Bir lokmayı haramla büyütmenin, bir serveti başkasının hakkına basarak çoğaltmanın ne anlamı var?
Bir insan başkasının hakkına girerek kazandığında, o kazanç. gerçekten kazanç mıdır?
Birinin gözyaşı üzerine kurulan hayat insana huzur verir mi?
Kul hakkı öyle kolay bir mesele değil. İnsan bazen “Kimse görmedi.” diye düşünür. Görmedi belki ama insanın kendi vicdanı görür.
Gece olur.
Herkes çekilir.
Başını yastığa koyarsın.
İşte o zaman insan kendi kendisiyle kalır.
“Ben bugün ne yaptım?” diye sormaz mı?
“Kimsenin hakkına girdim mi?”
“Birini bile bile üzdüm mü?”
“Helal olmayan bir lokma geçti mi boğazımdan?”
“Bir insanın hakkını yedim mi?”
Vicdan varsa sorar.
Merhamet varsa düşünür.
Allah korkusu varsa insan kendine çeki düzen verir.
Büyüklerimiz belki bugünkü imkânlara sahip değildi. Ama bir ölçüleri vardı. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilirlerdi. Çocuğuna mal bırakmadan önce ahlak bırakmaya çalışırlardı.
“Komşunun tavuğuna göz dikme.”
“Yetimin hakkını yeme.”
“Kimsenin canına, malına, namusuna göz koyma.”
“Doğru ol.”
“Helalinden kazan.”
Bunlar öyle boş sözler değildi.
Bir hayat ölçüsüydü.
Şimdi ise çocuklarımızın eline imkânları çoğaltmayı öğretiyoruz da, vicdanı çoğaltmayı unutuyoruz.
Daha çok kazanmayı anlatıyoruz.
Ama nasıl kazanacağını yeterince anlatıyor muyuz?
Daha güzel yaşamayı istiyoruz.
Ama güzel yaşamanın ne olduğunu düşünüyor muyuz?
Zenginlik sadece cebin dolması değildir.
İnsanın gönlü de dolu olacak.
Merhamet olacak.
Kanaat olacak.
Şükür olacak.
Helal lokma olacak.
Başını yastığa koyduğunda rahat uyuyabilmek olacak.
Bazen kendi kendime soruyorum:
Bize ne oldu?
Bizim büyüklerimiz, “Allah’ım, çok verip azdırma, az verip gezdirme.” diye dua ederken neyi biliyorlardı da biz unuttuk?
Belki de şunu biliyorlardı:
İnsanın eline çok şey geçebilir ama gönlüne her şey sığmaz.
Mal çoğalır, para çoğalır, evler çoğalır...
Ama kanaat yoksa yetmez.
Doyumsuzluk varsa yetmez.
Vicdan yoksa yetmez.
Çünkü insanın dünyadaki en büyük zenginliği, kimsenin hakkını üzerinde taşımadan yaşayabilmektir.
Gerisi gelip geçici.
İnsan gider.
Mal kalır.
Para kalır.
Ev kalır.
Ama insanın yaptığı iyilik de kötülük de bir şekilde ardında kalır.
Onun için biraz durup kendimize sormamız gerekmez mi?
Nereye gidiyoruz?
Ne uğruna bu kadar hırs?
Ve en önemlisi:
BİZE NE OLDU?
Mal da yalan, mülk de yalan...
Bir gün hepsini bırakıp gideceğiz.
Öyleyse bu hırs ne için?
Bu doyumsuzluk nereye kadar?
İnsan gider, mal kalır. Mülk kalır. Para kalır.
Ama insanın ardında bıraktığı söz kalır, iyiliği kalır, yaptığı güzellikler kalır.
Ne mutlu bu dünyada hoş bir seda bırakanlara…