Sevgili okur,
Ankara’nın kar gören tepelerinden birinde oturuyorum; bahçede yine bir karış kar.
Evimizin evcil dostunu dışarı çıkardıktan sonra bu satırları kaleme alıyorum. Gece yarısına doğru yaklaşan saatler, sessizlik ve kar taneleri insana düşünme lüksü veriyor.


Bugün gazetemizin yazı işleri müdürü Umut Bey’i ziyaretimde, hem basılı hem dijital dünyanın hâlâ nasıl bir nefes borusu olduğunu konuşuyorduk. İkimizin ortak yanı, gençliğimizde toplu taşımada elimizde kitap taşımamızmış. Bugünse ben iş yerine giderken sesli kitap dinliyorum. Aslında bu haftanın konusu okumak değil. Okumak isteyen için hazine orada duruyor zaten; her şey anlatılmış.


Şu sıralar Winston Churchill’in biyografisini okuyorum. İlginçtir, yakın zamanda halkın yurtdışından aldığı ürünlere getirilen kısıtlamaların benzeri 1900’lerin başında Büyük Britanya’da yaşanmış. Churchill iktidara karşı çıkmış; böyle bir sınırlamanın halkı daha pahalı ürünlerle baş başa bırakacağını savunmuş. Yani yıllar geçse, teknoloji değişse bile insan yine aynı kavşağa gelip duruyor.


Ama konu bu da değil aslında. Konu: insanın karar mekanizmasının ağırlığı altında nasıl ezilebildiği.
Değer verdiğim bir kardeşimin armağanı olan Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler kitabını okurken insanın nasıl çelişkiler yumağı gibi yaşadığını hissettim. Bazı satırlarda duraksadım; nefes aldım; ağaçlara yuva yapmış kar tanelerini izledim. Bu çelişkinin gündelik hayattaki izdüşümünü bu hafta fazlasıyla yaşadım.


Evet, insan verdiği kararların ürünü gibi geliyor bana göre. Paralel evrende başka bir hayat yaşandığına inananların kendini teselli etme şekli bu olabilir belki; yoksa Truman Show’daki Truman Burbank karakterinin bir set içine sıkıştırılmış dünyasını hangimiz yaşamak isterdik ki? Biz aldığımız kararların meyveleriyiz. Ağaç gövdemiz kalınlaştıkça daha doğru kararlar vermeye meylediyoruz—ama bu her zaman böyle olmuyor tabii.


Kendime Düşünceler’i okurken şunu da hatırladım: İnsanın duyguları MS 170’ler neyse 2026’da da farklılaşmadı. Bazıları o dönem insanlarını kaba saba sanır; incelik yoktu, sanat yoktu diye düşünür. Oysa metinleri açtıkça çağlar içinde insanın bugüne gelmek için nasılda daha bir insan olduğunu görüyorsunuz. Bence açık olan şu: Bu küçük gezegen—cennet demek istiyorum çünkü nefes aldığımız tek yer—insanın zaaflarını da erdemlerini de birlikte taşıyor.


Bu hafta yoğun şekilde iş odaklı kararların içindeydim. İki gün bina otomasyonunda partneri olduğumuz Honeywell ile geçirdik. Hangi konuları öncelik yapmamız gerektiğini, nasıl yenilikler geliştirebileceğimizi konuştuk. Sadece iş değil, kitaplar, kararlar ve insan davranışları da sohbetin içindeydi. Çünkü işin bütününde insan davranışı var. Aldığımız kararların doğruluğunu sürekli kontrol ediyoruz. Sohbetin bir yerinde, “Bu yıl odak noktamız otomasyon ve türevleri olacak,” dedim.
Yine bir mekanik firmanın sahibiyle görüştüm; Dalaman’da proje yapıyorlar ve kısmet olursa biz de çözüm ortaklarından olacağız. Firma sahibi, “Ben senede birkaç iş alırım. Kafamı yastığa koyduğumda rahat uyurum, kimseyle de kavga etmem,” dedi. Sözcüklerin gücünü duruşuyla tescillediğini görünce, “İşte bu lüks,” dedim.


Onun aldığı karar basit: Az ama doğru iş. 25 senelik birikimle elbette başka yolları da biliyordu. Kara trenin dumanı gibi arka arkaya işler dizmeyi de. Ama tercihi netti.
Yine aynı masada, tecrübeli bir mekanik mühendis de “Çok iş almakla çok kazanç olmadığını gördük,” dedi. Yıllarını büyük projelerin içinde geçirmiş, yüzeyde güçlü görünen ama bir gecede dağılan şirketlerin yaşadıklarını yakından izlemişti. Kararlarını değiştirmişti.


Karar konusu yalnız işle sınırlı değil tabii. Benim de üyesi olduğum TÜSİAV, bu hafta Yüksek İhtisas Üniversitesi’nde “Bağımlılıkla Mücadele” etkinliği yaptı. Alanında kıymetli insanlar konuştu. Tek amaç: insanın kararlarına ışık tutmak. Doğru zihniyeti desteklemek. Yanlış bir tercihin nasıl döngüye dönüşebileceğini göstermek. Son dönemde sanal kumar yüzünden hayatına son veren gençlerin haberleri geliyor.


İnsan, verdiği kararların örüntüsünü yaşar. Güzel karar, güzel bir yaşamın temelidir. Yanlışın bedeli çoğu zaman ağırdır.
Ve sanırım dönüp dolaşıp anladığım şu:
İnsanı ilerleten de geri götüren de dışarıdaki rüzgârlar değil, içerideki seçimlerdir.
Attığımız her adımın ardında küçük bir “neden” durur.
Kimi zaman korku, kimi zaman cesaret, kimi zaman da vazgeçemediğimiz alışkanlıklar yönetir pusulamızı.
Ama sonuç değişmez:
Hangi kararı savunmaya razıysan, işte o karardır seni inşa eden.
Çünkü sonunda ne şirketler ne projeler ne de iddialı hedefler kalır;
geriye sadece insanın kendine karşı verdiği sınav ve o sınavdaki tutumu yazılır.