Falih Rıfkı Atay, “ÇANKAYA” adlı anı kitabında, Ankara’nın imar planını hazırlayan ve 1938 yılına değin İmar Müdürlüğü’nün danışmanı olan Prof. Hermann Jansen’in; 

“Tuhaf zat bu valiniz. Evinde iki ampulü yanmasa elektrikçi çağırır. Tesisata el sürmez, çünkü elektrikte ölüm vardır. Ölüm olmadığı için benim planıma durmadan karışıyor. Halbuki şehircilik, elektrik tesisçiliğinden çok daha ince bir sanattır” 

sözleriyle dönemin vali ve belediye başkanı Nevzat Tandoğan’dan yakınışını aktarır. 

O günlerden günümüze doksan yılı aşkın zaman geçti ama Jansen’in yakındığı durum neredeyse hiç değişmedi. Kentin planlanmasına yönelik hemen her girişimde benzer olaylar yaşanır. 

Kendinde mühendislik projesine karışma hakkı görmeyenler kent planı hakkında –hem de uzman edasıyla- neler neler söylerler! Kentsel arazideki kullanım kararları, yapıların boyutları, yeni yapılacak yolların genişlikleri, nerede bölge otoparkı yapılması gerektiği vb. daha pek çok konuda ahkam keserler. Bunları kente karşı sorumluluk duyan bir kentlinin önerileri olarak değil, plancının mutlaka kabul etmesi gereken evrensel doğrularmış gibi dayatırlar.

Onların bir bölümü gerçekte iyi niyetlidir. İçinde yaşarken mutlu olmadıkları kent mekanının, kendi özlemleri doğrultusunda yeniden biçimlenmesini isterler. Günlük gözlemlerine dayanarak, önerileri gerçekleşirse kentin tüm sorunlarının çözüleceğini sanırlar. Kentin geleceğine ve biçimlenişine yönelik kararların birçok değişken göz önüne alınarak verilmesi gerektiğini bilmezler. Plancı, çalışmalarında bu istekleri de göz önüne alır, değerlendirir.

Plancıyı asıl uğraştıranlar, kent planlamaya yasal zorunluluk olduğu için “katlanan” ve gerçekte plansızlığı planlatmaya, kendiliğindenliği kabul ettirmeye çalışanlardır. Katlanmak zorunda kaldıkları plan kararlarının, yalnızca kendilerine ne sağladığı ya da onlardan ne götürdüğü ile ilgilidirler ama hiçbir zaman bunu böyle söylemezler. Önerileri hazırlanan planda yer almazsa, planın uygulanmaması ve en kısa sürede değiştirilmesi için her yola başvururlar. 

Ellerinde hazır projeleri vardır, planın bu projelere göre değiştirilmesi için çabalarlar. Planın projelere değil, projelerin plana uymak zorunda olduğunu bilirler ama bunu bir türlü içlerine sindiremezler. İstedikleri gerçekleşmezse, belediyeyi ve plancıları “yatırımcının önünü kapatmakla, kentin gelişimini engellemekle” suçlarlar. Onlar için “kentin gelişimi”, rant yoluyla elde edecekleri haksız kazançtan başka bir şey değildir aslında. 

Lafazanlıktan öte anlamı olmayan bu muhalif söylemlerin sahipleri, kendi sorunlarıyla boğuşmaktan kentin geleceğini düşünecek hali olmayan kentli çoğunluk arasından yandaş da bulurlar ve belediye yönetimlerinde etkin de olurlar. 

Bunun birçok örneğini hemen her kentte görürüz. Son yüz yılda, kentlerimizin pek çok tarihi, kültürel ve doğal değeri böyle yitirilmiş, günümüzdeki sorunlar yumağı kentler böyle oluşmuştur. 

Oysa bilimsel bilgilere dayanarak, her konunun uzmanlarıyla ve kentin geleceğini düşünerek çalışan belediye yönetimleri, “evinde iki ampulü yanmasa elektrikçi çağıran” bu küçük çıkarcı azınlığın kent planlarını yönlendirmesine izin vermezler. Çünkü bilirler ki; elektrik onunla oynamaya kalkanı hemen öldürür ama bireysel çıkarlara göre hazırlanan planlar, kenti yavaş yavaş o kent olmaktan çıkarır ve sorunlara boğar. 

H. Jansen çok doğru söylemiş; ŞEHİRCİLİK, gerçekten ince bir sanattır.