30 yıl önce Türkiye’nin teknik yardımları kapsamında Moğolistan’da görevliyken, Moğolca bilmediğim için dünyada olanları, henüz Çin’e katılmamış olan Hong Kong’da İngilizce yayın yapan iki televizyon kanalının haber programlarından izliyordum.

O programlarda; çeşitli ülkelerdeki değişim çabaları, halkların sıkıntıları, geri kalmış ülkelerdeki derin yoksulluk ve açlık sorunu, afetler, ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar, çıkar çatışmaları ve savaşlar, bilimsel, teknik ve toplumsal gelişmeler, nedenleri ve sonuçlarıyla aktarılıyordu.

Hangi siyasetçi ne demiş, kimle didişmiş, ona ne yanıt verilmiş, nereye gitmiş, kimle görüşmüş, çok önemli bir olayla ilgili değilse konu bile olmuyordu.

Türkiye, o programlarda yalnızca bir kez, Dinar depremi nedeniyle yer almıştı.

Geri döndüğümde bizdeki TV’lerin haber bültenlerinde herhangi bir değişiklik yoktu. Her şey “eski tas, eski hamam” sürüyordu.

***

1964’te TRT’nin kuruluşunu izleyen “radyolar döneminde” oluşmuş habercilik anlayışı, tek kanallı TV yayını başlayınca aynen sürdürülmüş, yıllar sonra onlarca özel TV kanalı açıldığında, onlar da bu anlayışta herhangi bir değişiklik yapmamıştır.

Otuz yıl önce TV’ler şimdiki gibi saflara ayrılmış olmadığı için bütün haber bültenleri, olağandışı ve büyük bir olay olmadıkça, on yıllardır olduğu gibi aynı siyasetçilerin ne yaptıkları, kimle görüştükleri, nereye gittikleri, kime ne dediklerine ilişkin haberlerden oluşuyordu. Bir de PKK ile mücadeleye ilişkin resmî açıklamalara dayalı haberler yer alıyordu o programlarda.

1980 darbesinden sonraki günlerde, bir arkadaşımla 5 yaşındaki çocuğu arasında geçen konuşma bu anlayışı daha o zaman özetliyor gibiydi.

Bültenleri dolduran, sivil giysili Demirel ile Ecevit’in yerini bir gün aniden general üniformalı Kenan Evren alınca, haberleri TV dizisi diye izleyen çocuk;

  • “Demirel – Ecevit dizisi bitti mi” diye sormuş, arkadaşım;
  • “Evet yavrum, Kenan Evren dizisi başladı” yanıtını vermişti.

Her gün TV bültenlerinde boy gösteren ve hemen her konuda ne söylemişlerse “haber” diye sunulan siyasetçilerin görüntüleriyle dolu programları TV dizisi sanan 5 yaşındaki çocuğun o sorusu başka nasıl yanıtlanabilirdi ki?

Otuz yıl öncenin TV’lerindeki “haber dizilerinin” başrol oyuncuları Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz vb. kendilerinden öncekiler gibi tarih oldular ve yerlerini başkaları aldı ama onları yaratan düzenin habercilik anlayışı değişmedi.

Yıllar içinde, “haber bülteni” diye sunulan bu “dizilerdeki” oyuncular ve rol dağılımı değişse de senaryo ve oyun asla değişmiyor. Belki toplumun siyasi bilincini etkilemek için bu programlar izleyiciye özellikle dayatılıyor, belki de izleyici yandaşı olduğu oyuncuları izlemeyi, dinlemeyi pek seviyor, siyasi tercihini bu hayranlığa göre yapıyor.

***

İnsanlarımızın büyük çoğunluğu, toplumsal yaşamdaki varlıklarını üretim sürecindeki konumlarının belirlediği sınıf aidiyetleri ya da emek vererek kazandıkları çeşitli nitelikleriyle değil etnik kimlik, manevi inanç, doğum yeri (memleket) gibi kendiliğinden sahip oldukları kimi özellikleriyle tanımlıyorlar. Siyasi yaşamdaki konumlanışlarını belirleyen siyasi bilinçlerini en çok önemsedikleri bu özellikleri biçimlendiriyor.

İnsanların çoğu, toplum içinde kendileri gibi olanlarla yaşam birliğini de buna göre oluşturuyorlar. Büyük kentlerdeki hemşeri derneklerinin, tarikatların, cami ya da cem evi çevrelerindeki birlikteliklerin altyapısını da bu özellikler oluşturuyor. Çalışanların temel örgütü olan sendikaların yönetimleri seçilirken bile bu özellikler öne çıkıyor.

Söylemlerinde Türklere Türklük, Kürtlere Kürtlük, Müslümanlara Müslümanlık, Alevilere Alevilik, Sünnilere Sünnilik değerleri üzerinden seslenen ve konuşmalarında doğrudan ya da dolaylı olarak o değerleri anımsatarak duygularını okşayan toplum önderlerini ve siyasetçileri insanlar kendilerine çok daha yakın buluyorlar.

Bunu en iyi beceren siyasetçiler öne çıkıyor, TV’lerin “haber dizilerindeki” rolleri onlar alıyorlar. İnsanlar, onlar arasında en beğendikleriyle bütünleşiyor, arkalarında kitleler halinde toplanıyorlar. Bu biçimde başrolü kapan siyasetçiler yıllarca oradan ayrılmıyor, konumlarını yitirmemek için her şeyi yapıyorlar.

O nedenle iktidarla muhalefet arasındaki mücadele ve siyasi yaşamdaki hemen her olay toplumda, kişiler (liderler) üzerinden algılanıyor, değerlendiriliyor, yorumlanıyor. Siyasi yaşamdaki başarılar da başarısızlıklar da o tek kişiye (lidere) bağlanıyor. Başarıda ya da başarısızlıkta parti örgütlerinin çalışma ve siyaset yapma biçimi, partilerin iktisadi ve toplumsal yaşama ilişkin tezleri neredeyse hiç önemsenmiyor, sorgulanmıyor. Parti üyeleri bile üyesi oldukları partilerin programlarından habersizler.

Türkiye’nin en önemli siyasi gerçeği olarak seksen yıldır değişmeden süren yandaşların lider siyasetçilerle bu gönül ilişkisi, “siyasi partilerin, kamu kaynaklarını temsilcisi oldukları sınıflar yararına ve kendilerince kullanmak amacıyla yönetme erkini elde etme ve elde tutma mücadelesini” perdeliyor.

İktidar erkini ele geçirme ve elde tutma çabalarının, bütün TV’lerde liderler arası “itişip kakışma, didişme” gibi sunulması bu perdeyi daha da kalınlaştırıyor, siyaset dünyasındaki sınıf mücadelesi gerçekliğini bulanıklaştırıyor. Liderler arkasında kitleler halinde toplanan insanlar, onları gönül verdikleri ses ya da futbol yıldızları gibi görüyor ve her durumda destekliyorlar. İnsanlardaki sınıf bilincinden yoksunluk, verdikleri bu destekle sınıflarının ne kazandığını ya da ne yitirdiğini görmelerini engelliyor.

Bu perdeyi kaldırmaya, siyaset dünyasındaki bütün çabaların aslında sınıf mücadelesi olduğunu göstermeye çalışanlar TV’lerin “haber dizilerinde” neredeyse hiç yer almıyorlar ve kendi çabalarıyla erişmeye çalıştıkları insanlardan toplumsal yaşamda çok az karşılık buluyorlar.

***

Otuz yıl öncesine göre TV’lerin haber anlayışlarında ve haber bülteni diye sundukları “dizilerde” hala değişim yok. Günümüzün basın / yayın dünyasındaki yayıncılar 80 yıldır süregelen düzene sıkı sıkıya bağlılıkta da birbirlerinden farksızlar ama TV’lerden yalnızca birkaçı muhalefetten yana yaptıkları yayınla küçük bir fark yaratıyor. Ancak hepsi “haber dizilerinde” 60 yıl önce TRT’nin oluşturduğu habercilik anlayışını aynen sürdürüyorlar.

Hepsi “haber dizilerini”, karşısında ya da yanında oldukları siyaset dünyasının başrol oyuncularıyla dolduruyorlar. Uzunca bir zamandır bu dizilerin başlıca konusu “iktidarın muhalif siyasetçilere yönelik kıyıcılığa varan uygulamaları” ile buna karşı “muhalefetten gelen tepkilerden” oluşuyor. Bu kıyıcı mücadelenin arkasındaki sınıfsal gerçekler üzerinde asla durulmuyor. Olan bitenler, “tartışma programı” başlıklı gevezeliklerde bir yığın yüzeysel ve uydurma gerekçelerle açıklanmaya çalışılıyor. Ülkenin ve toplumun on yıllardır değişmeyen sorunlarının çözümü, onları yaratan düzen içinde aranıyor ve onları yaratan başrol oyuncularından bekleniyor.

Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan ve her şeyi üreten en yüce değer olan emeğin sahibi çalışan sınıfların iktidarıyla kurulacak “insanca ve hakça bir düzende” o sorunların hiçbirisinin olmayacağı konu bile edilmiyor; çünkü o yüce değerin sahibi çalışanların da böyle bir beklentisi yok.

İktidar-muhalefet ilişkilerinde sanki yeniden 1950’li yılların Türkiye’sinde yaşıyoruz. Aradan yetmiş yıl geçmiş; tümüyle bizim dışımızda geliştirilmiş ve dışarıdan aldığımız teknolojik araçların sağladığı kolaylıklar dışında toplumsal ve siyasi yaşamda değişen hiçbir şey yok.

Onca yıl içinde nüfusu 3,5 kat artan, iki kuşak insanı, yüzlerce siyasetçisi tarih olmuş, yerlerini yenileri almış ama sorunları, sıkıntıları, yaşama bakışı, siyasi yaklaşımları, insan ilişkileri, öncelikleri, değerleri hemen hiç değişmemiş bir toplum, yıllar yılı her geçen gün kendisini yeniden üretirken ülkesinin değişmemesi doğal değil mi?

Kendisini değiştirmeden her şeyin değişimini birilerinden bekleyenlerle hiç değişim olur mu?