I. İnönü Savaşı’nda aldığı yenilginin yarasını saramadan, Ankara’ya ulaşıp Milli Mücadele’yi henüz filizlenirken boğmak isteyen Yunan ordusu, yaklaşık iki ay sonra çok daha büyük bir kuvvetle yeniden saldırıya geçti. 23 Mart 1921’de başlayan bu büyük Yunan taarruzu, stratejik öneme sahip Eskişehir ve Afyon üzerinden doğrudan Ankara’yı hedefliyordu. Düşman ordusu, gerek asker sayısı gerekse elindeki ağır silah ve nakliye imkânlarıyla bizim ordumuzdan katbekat üstün görünüyordu. Ancak hesap etmedikleri bir şey vardı: Türk ordusu, ilk zaferin ardından geçen kısa sürede savunma hatlarını çelikten bir iradeyle tahkim etmiş ve sarsılmaz bir moral depolamıştı.


Savaşın kalbi yine İnönü mevzilerinde atıyordu. 27 Mart’ta şiddetini artıran çarpışmalar, 30 Mart’ta Metristepe’de doruk noktasına ulaştı. “Geri çekilmek yok!” emrini alan Mehmetçik, siperlerini canı pahasına savunuyordu. Savunma hatlarımızın zorlandığı, nefeslerin tutulduğu anlar yaşansa da 31 Mart gecesi başlayan büyük karşı taarruzumuz, dengeleri tamamen değiştirdi. Türk ordusunun kararlılığı karşısında bozguna uğrayan Yunan ordusu geri çekilmek zorunda kaldı ve 1 Nisan 1921 sabahı, savaş meydanında düşmandan eser kalmadı.


Bu büyük zafer; sevk ve idare yeteneği yüksek komutanlarımızın ve canını ortaya koyan Türk askerinin ortak eseriydi. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, soğukkanlılığı ve uyguladığı savunma stratejisiyle Yunan ordusunun sayısal üstünlüğünü kırmayı başarırken, 1 Nisan günü Metristepe’den çektiği o meşhur rapor zaferin mührü oldu: “Düşman, binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş meydanını bize terk etmiştir.” Bu süreçte Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa bizzat cepheye giderek harekâtın lojistik ve stratejik planlamasını en sağlam şekilde koordine etti. 61. Tümen Komutanı İzzettin Çalışlar Paşa kritik noktalardaki muazzam direnişiyle, Fahrettin Altay Paşa ise süvari birlikleriyle düşmanın geri hattını darmadağın ederek zaferin mimarları arasında yerlerini aldı.


Sadece cephede değil, cephe gerisinde de devasa bir destan yazılıyordu. İnegöl’den, Bilecik’ten ve civar köylerden sırtında erzak ve mühimmat taşıyan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar; düzenli ordunun arkasındaki asıl lojistik güçtü. Metristepe’nin ayazında, tüfeğine sarılıp uyuyan askerin tek dayanağı, vatanın kurtulacağına dair olan o sarsılmaz imandı. Bu inanç, çelikten zırhları ve modern silahları olan bir istila ordusunu, tozlu Anadolu yollarında geri çekilmeye mahkûm etti.
Ankara’da gelişmeleri anbean takip eden Mustafa Kemal Paşa, zaferin ardından İsmet Paşa’ya gönderdiği telgrafta o unutulmaz tespiti yaptı: “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz.” Bu ifade, sadece kazanılan bir savaşı değil, asırlardır süregelen gerilemenin ve yenilgiler zincirinin de kırıldığını simgeliyordu. Türk milleti, artık sadece savunmada kalan değil, kendi kaderine el koyan bir iradeye dönüştüğünü tüm dünyaya ispatlamıştı.


Bu zaferin siyasi yankıları, mermilerin sesinden çok daha uzağa ulaştı. II. İnönü Zaferi’nden sonra İtalyanlar, Anadolu macerasının kendileri için ağır bir yük olacağını anlayarak işgal ettikleri topraklardan çekilme hazırlıklarını hızlandırdılar. Fransızlar ise Ankara Hükümeti’ni artık görmezden gelemeyeceklerini fark ederek barış yollarını aramaya başladılar. İngilizlerin Yunan ordusuna olan sonsuz güveni ilk kez bu kadar ağır bir darbe almıştı. İçeride ise halkın TBMM ordusuna olan güveni perçinlendi, düzenli orduya katılım dalga dalga arttı. II. İnönü Zaferi, Sakarya’ya ve Büyük Taarruz’a giden yolun en sağlam taşlarını döşerken, dünyaya da tek bir mesaj verdi: Bu millet asla pes etmeyecek ve bağımsızlık ateşi bu topraklarda asla sönmeyecek!