Hobi bahçeleri, Türkiye’nin son yıllarda hem sosyolojik bir sığınak hem de hukuki bir çıkmaz sokak olarak gündemine oturan en tartışmalı konularından biridir. Modern şehir hayatının getirdiği gürültü, hava kirliliği ve betonlaşma baskısı, bireyleri doğaya dönme arzusuna itmiş; bu arzu ise kontrolsüz bir şekilde büyüyen hobi bahçeleri akımını doğurmuştur. Özellikle küresel pandemi sürecinde insanların kapalı alanlara hapsolması neticesinde insanların sokağa çıkma ve bir karış toprağa dokunma isteği lüks bir ihtiyaçtan ziyade bir varoluş mücadelesine dönüşmüştür.

Ancak bu masum gibi görünen doğa özlemi, zamanla tarım arazilerinin plansızca parsellenmesi, kooperatif hisseleri üzerinden yürütülen hukuki boşluklar ve devletin tarım politikalarıyla çatışan devasa bir sorunun başlangıcı olmuştur. Meseleyi derinlemesine incelediğimizde, sorunun temelinde mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki o ince çizginin yattığını görürüz. Binlerce vatandaş, kooperatiflerden aldıkları hisselerle kendilerine ait küçük birer dünya kurduklarını düşünürken, aslında 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun sınırlarını ihlal ettiklerini fark edememişlerdir. Tarım arazilerinin bölünmezliği ilkesi, gıda güvenliğimizin teminatıyken, bu arazilerin üzerine kondurulan prefabrik yapılar, konteynerler ve hatta lüks villalar, şehirler içerisinde yaşarken bunalıma girerek beton yığınlarından kaçan insanları yeniden beton yığınlarının içerisine sokmaya ve yeni bir sorun yaratmaya başlamıştır. Bu da verimli toprakların geri dönülemez bir şekilde elden çıkmasına neden olmuştur. Birinci sınıf sulanabilir tarım arazilerinin ortasına dökülen her beton, ve açılan fosseptik çukurları toprağa sızarak saçtıkları kirlilikle sadece o parseli değil, çevresindeki ekosistemi ve tarımsal bütünlüğü de tehdit eder hale gelmiştir. Bu noktada, devletin konuya müdahil olması kaçınılmaz bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır.

Tarım arazilerinin korunması konusunda devletin “tavizsiz” duruşu, hobi bahçeleri meselesinde yeni bir dönemi başlatmıştır. “Bir karış toprağımızı dahi beton yığınına feda edemeyiz” vizyonuyla hareket eden Ankara, konuyu sadece bir imar sorunu olarak değil, bir milli güvenlik ve gıda egemenliği meselesi olarak ele almaktadır. Bugün yaşanan gelişmelere baktığımızda, birçok bölgede yıkım kararlarının uygulanmaya başlandığını ve kaçak yapıların birer birer kaldırıldığını görmekteyiz. Bu durum, milli servet yönünden ciddi bir sermaye kaybı ve sosyal huzursuzluk yaratsa da, yasaların emredici hükmü karşısında başka bir alternatifin kalmadığı da bir gerçektir. Ancak meselenin sadece ceza ve yıkımla çözülemeyeceği de aşikârdır. Vatandaşın doğa ile buluşma talebi gerçektir ve bu talebin yasal bir zemine oturtulması şarttır. Gelecekte yaşanabilecek gelişmeler arasında, tarım vasfı bulunmayan, “marjinal tarım arazisi” olarak adlandırılan alanların, devlet eliyle planlı, altyapısı tamamlanmış ve belirli kurallara bağlanmış gerçek “hobi bahçesi” alanlarına dönüştürülmesi beklenmektedir.

Sonuç olarak hobi bahçeleri krizi, Türkiye’ye toprağın ne kadar kıymetli olduğunu ve yasaların arkasından dolanarak çözüm üretilemeyeceğini acı bir tecrübeyle öğretmiştir. Hobi bahçeleri meselesindeki kusur odağını tek bir tarafa indirgemek zordur, çünkü bu durum birbirini besleyen bir ihmaller ve fırsatlar zinciridir. Bir yanda tarım arazilerinin bölünemez olduğuna dair yasal düzenlemeleri bildiği halde, kooperatifleşme veya hisseli satış gibi boşlukları kullanarak rant elde eden “parselleyiciler” büyük bir etik ve hukuki sorumluluk taşırken, diğer yanda bu talana göz yuman, denetim görevini zamanında yerine getirmeyen ve kaçak yapılaşma henüz filizlenme aşamasındayken müdahale etmeyen idari mekanizmalar “meydanı boş bırakarak” sürecin bu noktaya gelmesine zemin hazırlamıştır.

Tarım arazisine elektrik ve su gibi temel hizmetlerin ulaştırılması ya da belirli dönemlerde gündeme gelen imar barışı beklentileri, vatandaşı bu hukuksuz yapılaşmanın bir parçası olmaya teşvik etmiş ve “yasallaşma” algısını pekiştirmiştir. Sonuç olarak, parselleyenler bu işin suç ortağı ise, denetimi gevşek tutan ve caydırıcı politikalar üretmeyen mekanizmalar da bu ekolojik ve tarımsal kaybın önünü açan asıl belirleyicidir; zira otoritenin boşluk bıraktığı her alan, kaçınılmaz olarak bir kazanç kapısına dönüştürülmektedir.