“Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.”
Mustafa Kemal Atatürk’ün barışa ve insanlık onuruna bakış açısını özetleyen bu söz, sadece askerî bir stratejinin değil, felsefi bir derinliğin ve vatan savunmasına verilen kutsal önemin en net dışa vurumudur. Bu sarsıcı ifadeden anlıyoruz ki Atatürk; savaşı ancak “vatan savunması” söz konusu olduğunda meşru kabul etmekte; keyfî fetihler, güç gösterileri veya ekonomik çıkarlar uğruna dökülen her damla kanı bir “cinayet” olarak nitelemektedir.


Ömrünün büyük bir kısmı cephelerde geçmiş bir asker olmasına rağmen, insan hayatını her şeyin üzerinde tutmuş olan Atatürk, barışın tesisi için “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini bir devlet doktrini haline getirmiştir. Onun savaş karşıtlığı, pasif bir teslimiyet değil; “zorunluluk” ve “meşruiyet” kavramları üzerine inşa edilmiş derin bir devlet adamlığı vizyonudur. Atatürk’e göre savaş, doğal bir tercih değil, ancak başka hiçbir yol kalmadığında başvurulacak kaçınılmaz bir savunma refleksidir.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, bir komutanın savaşı “cinayet” olarak tanımlaması, barışın ne kadar kıymetli olduğunun en güçlü kanıtıdır. Bir liderin savaşa karar verirken ne denli büyük bir vicdani ve tarihi sorumluluk altında olması gerektiğini hatırlatır. O, askeri zaferlerin ancak ekonomik ve kültürel başarılarla taçlandığında kalıcı olacağını savunmuştur. Savaş biter bitmez kılıcını kınına sokup enerjisini eğitim ve kalkınmaya yöneltmesi, onun barış dönemini “asıl büyük savaş” yani cehaletle savaş olarak gördüğünü kanıtlar.

Bu vizyonun en samimi kanıtı, Kurtuluş Savaşı’nda mağlup ettiği Yunanistan’ın Başbakanı Venizelos ile kurduğu dostluktur. Öyle ki, Venizelos 1934 yılında Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir. Bu, dünya tarihinde eşine az rastlanan bir “savaş meydanından barış masasına” geçiş hikâyesidir. Atatürk, insanlığı birbirine bağlı bir vücudun azaları gibi görür ve şöyle der: “İnsanlığın hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir.”


Bugün dönüp baktığımızda, 1936’daki Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tek bir kurşun atılmadan kazanılan stratejik bir hukuk zaferi olduğunu görürüz. Keza Hatay Meselesi, onun barışçıl dehasının “ustalık eseri”dir. Dünyanın İkinci Dünya Savaşı’na sürüklendiği bir dönemde, Atatürk bu meseleyi şahsi bir dava olarak görmüş; doğrudan savaşa girmek yerine psikolojik harp ve diplomasiyi birleştirmiştir. Hasta yatağında birlikleri denetleyerek gösterdiği “Gerekirse savaşırım” kararlılığı, Fransızlara geri adım attırmış ve Hatay, tek bir can kaybı yaşanmadan ana vatana katılmıştır.


Sonuç olarak; Atatürk’ün barış vizyonu, o dönemin yayılmacı liderlerinin aksine akılcı ve birleştirici bir yol izlemiştir. 1934 yılında Çanakkale’de hayatını kaybeden yabancı askerlerin annelerine hitaben yazdığı, “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” sözleri, savaşın nefretini söküp atan eşsiz bir kardeşlik ilanıdır. Türkiye Cumhuriyeti, bu sağlam temel sayesinde İkinci Dünya Savaşı yıkımının dışında kalabilmiş, kaynaklarını yıkıma değil, fabrikalara ve eğitime aktarabilmiştir.
“Savaş bir cinayettir” düşüncesi, insanlığın hâlâ ulaşmaya çalıştığı en temel idealdir. Ve bu ideal, barışın ancak liyakat, eğitim ve karşılıklı saygıyla beslendiğinde ebedi olacağını bizlere hatırlatmaya devam etmektedir.