Eğer bir gün dünyayı yönetecek olursam, tüm sokaklara fırın, her mahalleye çay ocağı ve her köşeye kahve makinesi koyacağım. O zaman herkes daha mutlu olur, daha az sinirli ve belki biraz daha tok…
Bazı kokular vardır ki insanı alır, eski hatıraların arasına bırakır, bazıları ise açlık hissini öyle
bir tetikler ki ne zamandır tok olduğunu unutursun. İşte benim hayatımda derin izler bırakan,
burnumun direğini sızlatan üç koku: ekmek, çay ve kahve!
Ekmek Kokusu: Fırının Önünden Geçerken İç Savaşa Düşmek
Bir fırının önünden geçmek kadar insanı zorlayan çok az şey vardır. Mis gibi pişmiş ekmek
kokusu burnuna çarpınca, beynin otomatik olarak "Ben tokum.
" demeyi bırakır. Karnın ortada
bir delik açılmış gibi hissettirir ve iç sesin fısıldamaya başlar: "İçeri gir, en azından bir tane
sıcacık somun al, belki iki… tamam, üç olsun!"
Ne zaman fırının önünden geçsem, içimde ilkel bir mağara adamı uyanıyor. Gözlerim
kırmızıya dönüyor, bir ekmeğin köşesine saldırmaya hazır bekliyorum. Hele o fırından yeni
çıkmış ekmeğin buharı yüzüne vurduğunda… işte orada insanlığın bittiği, hayvani
içgüdülerin devreye girdiği andır.
Çay Kokusu: Demlenirken İnsan da Demlenir
Çay kokusu, evin içinde bir dedektif gibi dolaşır. Daha çaydanlık ocağa konulmuşken,
herkesin burnuna çay kokusuyla gelen bir huzur çarpar. Bu koku, evde anne varsa onun tatlı
telaşına, baba varsa gazetesini açmasına, misafir varsa dedikodu modunun açılmasına
sebep olur.
Bir de çayın kendine has psikolojik etkileri var. Çayı demlediğinde bir bilgeye dönüşüyorsun.
Çayı eline alıyorsun ve başlıyorsun hayat üzerine derin konuşmalara: "Dostum, hayat tıpkı
çay gibi, sabır ister. Demlenmeden içersen acı olur.
" Halbuki çay içmek dışında hiçbir
konuda sabırlı değilsun.
Bir de çay demlemek var tabii. Çayı demlerken her seferinde "Bugün tam kıvamında olacak!"
diye bir umut beslersin ama genelde ya demliğin kapağını açtığında çay henüz suya
bakıyordur ya da çaydan çok asfalt gibi koyu bir sıvı çıkıyordur. Ama her halükârda içilir,
çünkü çaydır ve çay her zaman içilir!
Kahve Kokusu: Sabahları Hayata Dönme Töreni
Kahve kokusu, sabah mahmurluğunu alır götürür, seni hayata döndürür. O ilk kokuyu
aldığında beynin uyanır ama vücut hâlâ yatakta çürümeye devam etmek ister. Kahve
içmeden güne başlamayan biriysen, kahve kokusu senin için bir kutsal işarettir: "Kalk evlat,
kahve hazır. Medeniyete dönme vaktin geldi.
"
Ama ne hikmetse, kahvenin kokusu kahvenin kendisinden daha etkileyici. Şöyle buram
buram taze çekilmiş kahve kokusu yayıldığında, insanın gözü bir fincan kahve arıyor. Sonra
içiyorsun ve aslında tadının kokusu kadar büyüleyici olmadığını fark ediyorsun ama yine de
içiyorsun. Çünkü kahve içmek bir ritüeldir.
Bir de şu var: Bir kahve içerken kendini entelektüel hissediyorsun. Elinde fincan, hafif
düşünceli bir bakış… Sanki az sonra dünya meseleleri üzerine derin bir analiz
yapacakmışsın gibi. Ama aslında düşündüğün şey şu: "Kahveyle kurabiye yesem mi?"
Sonuç: Hayat Kokularla Güzel
Bazı kokular vardır ki sadece burnuna değil, ruhuna işler. Ekmek kokusu karnını, çay kokusu
içini, kahve kokusu ise beynini harekete geçirir. Bir fırının, çaydanlığın ve kahve makinesinin
başında durup derin derin koklamak, belki de hayatın küçük ama en büyük mutluluklarından
biridir.