Kendi ölçüsünü başkasının terazisi sananlar, karşısındakini kendi düşüncelerinin sınırlarında tartar.
Bu cümle, insanın kendisiyle yüzleşmekten kaçtığı o en dar kapıyı işaret eder. Çünkü çoğu zaman başkasını anlamaya değil, kendimizi doğrulamaya bakarız. Dinler gibi yaparız ama aslında içimizden geçen tek şey şudur: “Ben olsam böyle yapmazdım.” Oysa mesele, sen olsaydın ne yapardın değil; o, neden öyle yaptı sorusuna gerçekten dayanıp dayanamadığındır.
İnsan kendi deneyimini merkeze koyduğunda, dünya daha güvenli gelir. Ölçü bellidir, sınırlar tanıdıktır, terazinin kefeleri şaşmaz. Ama bu güven, sahicilikten değil, konfordan doğar. Kendi yaşadığını evrensel saymak, insanı yormaz; çünkü başka hayatlara temas etmeyi gerektirmez. Başkasının yükünü omuzlamazsın, yalnızca kendi bildiğini tekrar edersin. Bu tekrarlar zamanla yargıya, yargılar da uzaklığa dönüşür.
Fotoğrafta da böyledir bu. Kadrajını kendi göz hizasında sabitleyen biri, başka bir açıdan bakmayı çoğu zaman gereksiz bulur. “Buradan böyle görünüyor” der ve o görüntüyü mutlaklaştırır. Oysa biraz eğilsen, biraz geri çekilsen, biraz beklesen… Aynı sahnenin bambaşka bir hikâyesi vardır. Hayat da böyledir. Aynı olay, farklı bir bakışta başka bir anlam kazanır. Ama bunun için önce kendi terazinin mutlak olmadığını kabul etmen gerekir.
En büyük yanılgı, empatiyi iyi niyet sanmaktır. Empati bir duygu değil, bir emektir. Zaman ister, sabır ister, bazen can yakar. Karşındakinin yerine geçmek değil mesele; onun yerinde durabilmektir. O duruş, insanın kendi ölçüsünü askıya almasını gerektirir. Ve bu, hiç de kolay değildir. Çünkü insan en çok kendi doğrularına tutunarak ayakta kaldığını zanneder.
Oysa başkasını kendi düşüncelerinin sınırlarında tartmak, aslında kendini daraltmaktır. Hayatı küçültmektir. Herkesin aynı terazide tartılabileceğine inanmak, farklılıkları tehdit gibi algılamaktır. Bu yüzden bazı insanlar başka bir hikâye duyduğunda hemen savunmaya geçer. Dinlemek yerine düzeltir, anlamak yerine öğretir. Çünkü bilmek, anlamaktan daha az risklidir.
Bazen biri sana bir şey anlatır ve senin içinden sessizce bir itiraz yükselir. “Abartıyorsun,” dersin. “Ben olsam takılmazdım.” İşte o an, kendi terazini çıkarıp masaya koyduğun andır. O an durabilmek, itirazı yutkunup geri bırakabilmek büyük bir olgunluktur. Herkes başaramaz. Çünkü bu, insanın kendi merkezinden bir adım geri çekilmesini ister.
Hayatta en zor şeylerden biri şudur: Kendi doğrularının, başkasının yarasına denk gelmediğini kabul etmek. Her çözüm her derde derman değildir. Her sessizlik aynı anlama gelmez. Her susan güçlü değildir, her konuşan zayıf da değildir. Ama biz çoğu zaman bunu unutup kendi deneyimimizi ölçü alırız. Böyle yaptıkça da ilişkiler incelir, bağlar zayıflar.
Belki de bu yüzden bazı fotoğraflar bizi rahatsız eder. Çünkü alışık olduğumuz ölçüye uymazlar. Net değildirler, merkezde değildirler, açıklama yapmazlar. Tıpkı bazı insanlar gibi. Onları anlamak için bakmak yetmez; biraz dayanmak gerekir. Kendi terazini indirip, bir başkasının yükünü tartmaya cesaret etmek gerekir.
Sorun kim olduğumuz değil.
Sorun, kendimizi ne kadar sorgulayabildiğimiz.