Bazı kitaplar vardır; okunduğu anda bitmez. Kapağı kapandığında da insanın içinde dolaşmayı sürdürür. Hasibe Ayten’in “Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor” adlı kitabı, tam olarak bu türden bir metin. Gürültünün, hızın ve sürekli yetişme telaşının egemen olduğu bir çağda, okuru durmaya davet eden; sessiz ama derin bir çağrı gibi.

Kitabın daha adıyla başlayan bu çağrı, hayatın geçiciliğini sıradan bir klişe olarak değil, gündelik hayatın içinden süzülen bir hakikat olarak karşımıza çıkarır. “Hayat kısa” cümlesi, çoğu zaman farkında olmadan tekrar ettiğimiz bir sözken, Hasibe Ayten’in metinlerinde ete kemiğe bürünür. Bu kısalık; yarım kalmış cümlelerde, ertelenmiş yüzleşmelerde, zamanında söylenememiş sözlerde belirginleşir. Okur, anlatılanların başkalarına ait olduğunu düşünürken bir noktada kendi hayatının aynasına bakar.

Başlıktaki “kuşlar” imgesi ise kitabın ruhunu taşıyan temel simgelerden biridir. Kuşlar uçar; durmaz, beklemez, geriye dönmez. Tıpkı zaman gibi. Yazar, bu imgeyi romantik bir süs olarak değil, insanın hayat karşısındaki edilgenliğini hatırlatan bir sembol olarak kullanır. Kuşlar uçarken biz çoğu zaman bakmakla yetiniriz. Hayat akarken, insan çoğu kez kendi hayatının seyircisi hâline gelir. Kitap, tam da bu noktada okuru sarsmadan ama derinden uyandırır.

Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor, büyük kırılmaların, olağanüstü olayların kitabı değildir. Aksine, sıradan hayatların içindeki görünmez duygulara odaklanır. Söylenmemiş bir cümle, yarım kalmış bir dostluk, içte bir yerde hâlâ sızlayan eski bir anı… Metnin gücü, bu küçük gibi görünen ama insan hayatını şekillendiren ayrıntılardan gelir. Hasibe Ayten, okurun alışık olduğu dramatik anlatılara yaslanmaz; sessizliği, eksikliği ve boşlukları konuşur.

Yazarın dili sade ama yalınlıkla sınırlı değildir. Bu sadelik, bilinçli bir tercihin sonucudur. Metin, okuru yönlendirmez; hüküm vermez; “böyle düşünmelisin” demez. Onun yerine, okurla yan yana yürüyen bir anlatıcı sesi kurar. Bu da kitabı didaktik olmaktan uzaklaştırır ve samimi bir iç konuşmaya dönüştürür. Okur, satırlar arasında ilerlerken bir yazarla değil, kendi iç sesiyle baş başa kalır.

Kitapta yer alan yazıların önemli bir bölümü, edebiyat ve şiir dünyasının izlerini taşır. Cemal Süreya’dan Hasan Hüseyin’e, Gülten Akın’dan Metin Altıok’a uzanan isimler, yalnızca anma ya da gönderme amacıyla değil, bir duygu ve düşünce ortaklığının parçası olarak yer alır. Bu yönüyle eser, kişisel bir okuma günlüğü olmanın ötesine geçer; edebiyatla kurulan içten bir ilişkinin izlerini taşır. Okur, hem metinlerle hem de o metinlerin çağırdığı başka seslerle buluşur.

Özellikle kitapta yer alan Nedret Gürcan’ın Ahmed Arif için yazdığı şiir,(Şiiri yazımın sonunda paylaşacağım) bu bütünlüğün duygusal doruk noktalarından biridir. Şiirle kapanan metin, okura edebiyatın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda bir hafıza ve direnç biçimi olduğunu da hatırlatır. Hasibe Ayten’in metni, tam da bu nedenle yalnızca bireysel bir iç döküm değil; kolektif bir duyarlılığın sessiz tanıklığıdır.

Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor, hızlı tüketilen, bir çırpıda unutulan metinlerden değildir. Yavaş okunmayı ister; hatta kimi zaman yeniden dönülmeyi. Okunduktan sonra insanın zihninde şu soru kalır: Hayat akıp giderken biz neredeydik? Kuşlar uçarken neyi erteledik, neyi gözden kaçırdık?

İçtenliği, sakin dili ve insan ruhuna temas eden anlatımıyla Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor, hayatı aceleye getirmeden anlamaya çalışan okurlar için kalıcı ve sahici bir okuma deneyimi sunuyor. Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor, tüketilip rafa kaldırılacak bir kitap değil. Zaman isteyen, okurdan da yavaşlamasını talep eden bir metin. Okuduktan sonra insanın içinde kalıyor, ara ara kendini hatırlatıyor. Bana, hayatın akışı içinde kaçırdığım anlara biraz daha dikkatle bakmam gerektiğini düşündürdü.

Kuşlar uçuyor. Hayat geçiyor. Asıl mesele, o sırada nerede durduğumuz.