Bazı şairler vardır; adlarını yan yana anınca bir benzerlikten çok, bir yakınlık hissi doğar. Nâzım Hikmet ile Pablo Neruda böyle iki isimdir. Aynı dili konuşmazlar, aynı topraklarda büyümemişlerdir, ama dünyaya bakarken gözlerinin yönü çoğu zaman aynıdır. Sanki biri Karadeniz’in rüzgârından, diğeri Pasifik’in tuzundan konuşur; fakat ikisinin de sözü aynı insana dokunur.
Nâzım Hikmet’in şiiri, yalnızca bir estetik arayış değildir. O şiiri, hayatın içinden çekip çıkarır; hapishane duvarlarından, sürgün yollarından, işçilerin yorgun ellerinden geçirir. Onun dizelerinde insan, soyut bir kavram değil, yaşayan, acı çeken, umut eden bir varlıktır. Bu yüzden Nâzım’ı okurken yalnız bir şairle değil, tanıklık eden bir bilinçle karşı karşıya kalırız. Şiir, onda bir süs değil, bir vicdan biçimidir.
Pablo Neruda’nın şiiri ise daha geniş bir coğrafyada yankılanır. Dağlar, taşlar, madenler, okyanuslar konuşur onun dizelerinde. Ama bu genişlik bir uzaklık yaratmaz; tersine, insanı daha derinden kuşatır. “Canto General (Evrensel Şarkı)”, yalnızca bir şiir kitabı değil, Latin Amerika’nın uzun ve sancılı hafızası gibidir. Neruda, tarihin suskun bıraktığı sesleri şiirin içine alır; onları adlandırır, görünür kılar.
Bu iki şairi birbirine yaklaştıran şey, politik kimliklerinden önce, şiire yükledikleri ahlaki sorumluluktur. Onlara göre şiir, tarafsız kalamaz. Hayatın bu kadar yaralı olduğu bir dünyada, sessizlik bile bir tutumdur. Ama ne Nâzım ne de Neruda, şiiri sloganın dar alanına hapseder. Aşkı, doğayı, gündelik hayatın küçük sevinçlerini şiirin dışına itmezler. Tam tersine, politik olanı insani olanla yumuşatır, derinleştirirler.
Bir bakıma her ikisi de şiiri kalabalıkların içinden geçirir. Nâzım’da bir tren istasyonu, bir fabrika avlusu, bir mahkûm koğuşu belirir; Neruda’da maden işçileri, yerli halklar, unutulmuş uygarlıklar. Şiir, bireysel bir iç konuşma olmaktan çıkar, ortak bir belleğe dönüşür. Bu bellekte acı da vardır, direnç de, inatçı bir umut da.
Onların yollarının uluslararası barış toplantılarında kesişmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü ikisi de şiirin yalnızca kâğıt üzerinde değil, yaşamın içinde bir karşılığı olması gerektiğine inanır. Şairi, dünyadan elini eteğini çekmiş bir figür olarak değil, çağının tanığı olarak düşünürler. Belki de bu yüzden şiirleri hâlâ “eski” değildir; hâlâ konuşur, hâlâ sorular sorar.
Neruda, Nâzım’ı okurken yalnız devrimci bir sesi değil, insanı merkeze alan bir sıcaklığı fark eder. Nâzım’da ideoloji, insanın önüne geçmez; insanı koruyan bir çerçeveye dönüşür. Aynı durum Neruda için de geçerlidir. Onun şiirinde politik bilinç, taşlaşmış bir söylem değil, doğayla, aşkla ve hayatın kırılganlığıyla iç içe geçmiş canlı bir duyarlılıktır.
Belki de bu yüzden Nâzım Hikmet ile Pablo Neruda’yı birlikte düşünmek, iki ayrı şairi karşılaştırmaktan çok, aynı vicdanın iki ayrı dilde konuşmasını dinlemek gibidir. Onların şiiri, yirminci yüzyılın gürültüsü içinde insan sesini kaybetmemeye çalışan bir ısrarın ifadesidir. Ve bugün hâlâ, o sesin yankısı sürmektedir.
Nâzım Hikmet’in 124. Yaşını kutluyor, bol okumalı günler diliyorum.