Hatice Sönmez Kaya’nın “Börekçi Necip Nasıl Yazar Oldu” adlı öyküsü, edebiyat ile emek dünyası arasındaki görünmez sınırları sorgulayan, toplumsal gerçekçi damarı güçlü bir metindir. Öykü, yazarlığın çoğu zaman belirli bir sınıfsal konumla özdeşleştirildiği bir toplumsal zeminde, bu algıyı ters yüz eden bir anlatı kurar. Kaya, börekçi Necip karakteri üzerinden, yazma ediminin yalnızca entelektüel çevrelere ait bir ayrıcalık olmadığını; aksine hayatın içinden, emeğin ve yoksunluğun içinden de filizlenebileceğini gösterir.


“Börekçi Necip Nasıl Yazar Oldu?” öyküsü, Hatice Sönmez Kaya’nın “Flamingoların Ağıtı” adlı öykü kitabının 16 öyküsünden biri. (s.27-33) Okurken dikkatimi çekti. İlginç bir öyküydü.
Necip, gündelik hayatın tekrarları içinde sıkışmış bir emekçidir. Onun yazarlık serüveni, büyük bir kırılmayla değil, yavaş ve sessiz bir fark edişle başlar. Bu yönüyle öykü, bireysel bir başarı hikâyesi anlatmaz; daha çok, bastırılmış bir ifade ihtiyacının ve sınıfsal sınırların içinden çıkma arzusunun izini sürer. Necip’in yazma isteği, onu çevreleyen maddi koşullardan bağımsız değildir; aksine bu koşulların doğrudan bir sonucudur. Uzun çalışma saatleri, geçim kaygısı ve toplumun ona biçtiği rol, yazıyı Necip için bir kaçıştan çok bir direnme alanına dönüştürür.


Lukács’a göre gerçekçi edebiyat, bireyi soyut bir özne olarak değil, toplumsal ilişkiler ağı içinde konumlandırır. Karakter, ancak bu ilişkiler içinde anlam kazanır. Börekçi Necip Nasıl Yazar Oldu öyküsünde Necip, tam da bu anlamda “tipik bir karakter”dir. O, yalnızca bireysel bir figür değil; küçük esnaf–emekçi sınıfın, kültürel üretim alanının dışında bırakılmış kesimlerinin temsilidir. Necip’in yazarlık serüveni, kişisel bir yükselme anlatısından çok, sınıfsal sınırlarla kuşatılmış bir bilincin uyanışını gösterir. Bu yönüyle öykü, Lukács’ın savunduğu biçimde, bireysel hikâye aracılığıyla toplumsal bütünlüğü görünür kılar.


Toplumsal gerçekçilik bağlamında öykünün en dikkat çekici yönlerinden biri, yazar olma fikrinin romantize edilmemesidir. Hatice Sönmez Kaya, Necip’in yazarlığını yücelten bir anlatım kurmaz; aksine, yazma çabasının gündelik hayatla olan çatışmasını görünür kılar. Börek tezgâhı ile yazı masası arasındaki mesafe, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal ve simgesel bir mesafedir. Bu mesafe, sınıfsal eşitsizliklerin edebiyat alanına nasıl yansıdığını da açık eder. Necip yazdıkça özgürleşmez; yazdıkça, içinde bulunduğu düzenle daha fazla yüzleşir.


Bu noktada Gogol’ün etkisi, öykünün ironik yapısında ve “küçük insan” temasında kendini gösterir. Gogol’ün Palto’sundaki Akakiy Akakiyeviç gibi, Necip de toplumun kenarında duran, görünmez bir figürdür. Ancak Kaya, Gogol’ün grotesk ve yer yer absürt ironisini güncel bir toplumsal bağlama taşır. Necip’in yazarlığının çevresi tarafından ciddiye alınmaması, hatta alaya alınması, Gogolvari bir eleştiri taşır: Toplum, emekçiye yalnızca çalıştığı yer kadar bir alan tanır; onun düşünmesine, yazmasına, söz söylemesine tahammül edemez.


Öyküde ironi, toplumsal eleştirinin temel araçlarından biri olarak kullanılır. Çevresindekilerin Necip’e bakışı, yazarlığın “ciddiye alınması gereken” bir uğraş olarak görülmemesi, hatta alaya alınması, emekçi sınıfların kültürel üretim alanlarından nasıl dışlandığını gösterir. Kaya, bu dışlanmayı didaktik bir dille anlatmak yerine, küçük sahneler ve gündelik diyaloglar aracılığıyla sezdirir. Bu da öykünün inandırıcılığını ve etkisini artırır.


Dil ve anlatım açısından bakıldığında, öykü yalın ama bilinçli bir sadelik taşır. Süslenmiş cümleler ya da büyük sözler yerine, Necip’in dünyasına uygun bir anlatım tercih edilir. Bu tercih, toplumsal gerçekçi estetikle doğrudan örtüşür. Karakterin diliyle anlatının dili arasında kurulan bu uyum, öykünün sahiciliğini güçlendirir.


Sonuç olarak “Börekçi Necip Nasıl Yazar Oldu”, yazarlığı sınıfsal bir ayrıcalık olarak gören anlayışı sorgulayan, edebiyatın toplumsal köklerini hatırlatan bir metindir. Hatice Sönmez Kaya, bu öyküde bireysel bir dönüşümden çok, toplumsal bir çatlağı görünür kılar. Necip’in yazarlığı, sistemin dışına çıkmış bir başarıdan ziyade, sistemin içindeki bir itirazdır. Bu yönüyle öykü, toplumsal gerçekçi edebiyatın temel sorularından birini yeniden gündeme getirir: Kimin hikâyesi anlatılmaya değerdir ve kimler yazma hakkına sahiptir?