Son zamanlarda en çok dikkatimi çeken şey şu… İnsanlar kimseye kızdığı kadar kendine kızıyor.

Bir şey yolunda gitmeyince ilk kurduğu cümle şu oluyor:
“Ben beceremedim.”
“Benim suçum.”
“Yine yapamadım.”

Sanki herkesin hayatı akıp gidiyor da bir tek kendisi geride kalmış gibi hissediyor.

Oysa biraz durup bakınca kimsenin hayatı o kadar da kusursuz değil. Dışarıdan öyle görünüyor sadece. Kim ne yaşıyor, neyin içinden geçiyor, neyi saklıyor… Pek bilinmiyor.

Ama insan kendine karşı hiç insaflı davranmıyor. Başkası aynı durumda olsa “olsun” diyeceği şeye, kendine gelince acımıyor.

Bir de şu geç kalmışlık hissi var… En çok o yoruyor galiba.
“Bu yaşta hâlâ…” diye başlayan cümleler.

Bu yaşta hâlâ düzen kuramadım.
Bu yaşta hâlâ istediğim yerde değilim.
Bu yaşta hâlâ toparlayamadım.

Kim koydu bu yaş çizelgesini bilmiyorum ama çoğumuz ona yetişmeye çalışırken kendimizi harap ediyoruz.

Üstelik şartlar da ortada. Hayat kolay değil. Para yetmiyor, gelecek net değil, insanlar sürekli bir kaygı hâlinde.

Böyle bir ortamda ayakta kalmaya çalışmak bile başlı başına yorucu zaten.

Ama biz yorulduğumuzu kabul etmek yerine kendimize yükleniyoruz. Dinlenince suçluluk hissediyoruz. Sanki durursak tamamen düşeceğiz gibi geliyor.

Belki de en büyük haksızlığı burada yapıyoruz kendimize.

Her şeyi kontrol edebiliyormuşuz gibi davranıyoruz. Oysa edemiyoruz. Bazen olmuyor, bazen gecikiyor, bazen dağılıyor.

Bu hayatta herkesin temposu başka. Kimi erken toparlıyor, kimi geç. Kimi yolunu 20’sinde buluyor, kimi 40’ında.

Ama biz kendimize tek bir zaman tanıyoruz. O vakte yetişemeyince de kendimizi başarısız ilan ediyoruz.

Belki de biraz daha yumuşak olmak lazım kendimize karşı.

Her düştüğümüzde azarlamak yerine, kaldırmak gibi…

Çünkü insanın en çok desteğe ihtiyacı olduğu yer, yine kendi içi.

Ve bazen sadece şunu diyebilmek bile yeterli oluyor:

“Elimden geleni yaptım.”
“Olmadı ama denedim.”
“Hâlâ buradayım.”

Devam ediyor olmak…
Sanıldığı kadar küçük bir şey değil.