“Gençler çalışmak istemiyor”, “İş beğenmiyorlar”, “Az çalışıp çok kazanmak istiyorlar”… Bu cümleleri son yıllarda o kadar sık duyuyoruz ki, neredeyse bir ezbere dönüştü.
Peki gerçekten öyle mi?
Türkiye’de gençler sabah uyanıp “bugün de çalışmayayım” mı diyor, yoksa karşılarına çıkan tablo mu onları köşeye sıkıştırıyor?
Bu ülkede asgari ücretle tam zamanlı çalışıp ay sonunu getiremeyen, diplomasıyla kasada duran, staj adı altında ücretsiz emeği sömürülen yüz binlerce genç var. Çalışmak istememekle, emeğinin karşılığını istemek arasındaki farkı artık ayırmak zorundayız.
Bugün gençlere sunulan işler çoğu zaman güvencesiz, uzun saatli, düşük ücretli ve gelecek vaadinden yoksun. “Her sektörde eleman açığı var” deniyor ama kimse şu soruyu sormuyor:
Hangi şartlarda? Hangi ücretle? Hangi sosyal haklarla?
Gençlerin hayali lüks içinde yaşamak değil; kirayı ödeyebilmek, yarını görebilmek, emeğinin karşılığını almak. 12 saat çalışıp ay sonunda hâlâ ailesine muhtaç kalmak zorunda bırakılan bir gence “iş beğenmiyor” demek kolaycılıktır.
Evet, Türkiye’de iş beğenmemek değil; emeği değersizleştiren bir düzen var.
Ve gençler bu düzene itiraz ediyor.
Bu itiraz tembellik değil, farkındalıktır.
Bu suskunluk değil, biriken bir haykırıştır.
Gençleri hedef tahtasına koymak yerine, onlara neden bu noktaya itildiklerini konuşmak zorundayız. Çünkü mesele gençler değil; onlara bırakılan tablo.
Ve o tablo, ne yazık ki hiç parlak değil.