İnsan tuhaf bir varlık.
Elindeyken görmezden geliyor, gidince arkasından bakakalıyor.
Bir şey varken onunla yaşamayı “normal” sanıyoruz. Sağlık mesela. Sabah uyanabilmek, merdiven çıkarken nefesinin kesilmemesi, geceleri ağrısız uyuyabilmek… Bunlar hayatın olağan akışı gibi geliyor. Ta ki biri eksilene kadar. O zaman anlıyoruz ki, aslında hayat dediğimiz şey büyük olaylardan değil, küçük şeylerin eksiksiz olmasından ibaretmiş.
Aynı durum insanlar için de geçerli. Yanımızda olanı cepte görüyoruz. “Nasıl olsa var” diyoruz. Aramasak da, sormasak da, ihmal etsek de orada duracağını sanıyoruz. Sonra bir gün gitmiş oluyor. Bazen bir kapı kapanıyor, bazen bir kalp. Ardından gelen o tanıdık cümle ise hep aynı: “Keşke…”
Keşke daha çok dinleseydim.
Keşke o gün biraz daha kalsaydım.
Keşke kırmamayı seçseydim.
Ama iş işten geçmiş oluyor.
Değer kavramı, bizde genellikle yoklukla çalışıyor. Kaybetmeden kıymet bilmek sanki insan doğasına aykırıymış gibi. Sahip olduklarımız görünmez, kaybettiklerimiz ise kocaman bir boşluk olarak karşımıza dikiliyor. O boşluk da sadece kaybı değil, geç kalmışlığı hatırlatıyor.
Gençlik de öyle. “Zaman var” diyerek harcadığımız yıllar, bir gün aynada karşımıza çıkıp “zaman vardı ama sen fark etmedin” diyor. Yorulmadan yapılan planlar, ertelenen hayaller, cesaret edilemeyen adımlar… Hepsi bir gün “keşke” hanesine yazılıyor.
Belki de sorun kaybetmek değil.
Sorun, fark edememek.
Her şeye sahipken hiçbir şeyin değerini bilmemek. Her şey giderken ise artık çok geç olduğunu anlamak.
Oysa insan, kaybetmeden de durup bakabilir. Elindekini gerçekten görebilir. Yanındakini gerçekten duyabilir. Bugünü, yarını kurtarma telaşıyla harcamadan yaşayabilir.
Belki o zaman, bir şeyler eksilmeden önce tamamlanırız.
Çünkü bazı şeyler geri gelmez.
Ama bazı fark edişler, tam zamanında olursa hayatı kurtarır.