Türkiye’de zaman başka türlü akıyor. Burada bir güne bazen başka ülkelerin aylarca konuşacağı kadar olay sığıyor. Henüz birkaç gün önce Bolu Belediye Başkanı’nın tutuklanma haberiyle sarsılmış, ekranın altındaki o kırmızı “son dakika” yazısına kilitlenmiştik. Aradan sadece 48 saat geçti. Ama sanki o olayın üzerinden aylar geçmiş gibi, yeni başlıkların ağırlığı altında eziliyoruz.
Dün sabah erken saatte evimizin neşesi Hera ile sokağa çıktım. Parkta her zamanki rotamızda yürürken zihnim bambaşka bir yerdeydi. Bugün yazıda Orta Doğu’daki gerilimi ele alacaktım. İran ile ABD arasındaki tırmanan risk, bölgedeki askeri hamleler, teknolojik üstünlük hesapları… Okura geniş bir çerçeve çizmek niyetindeydim. Kafamda cümleler kuruluyor, analizler sıralanıyordu.
Eve döndüğümde eşim kahvaltıyı hazırlamıştı. Mutfakta televizyon her zamanki kanala ayarlıydı. Kapıdan girer girmez gözüm yine o ekrana takıldı. Daha birkaç gün önceki tutuklama haberinin yankısı dinmeden bu kez TÜİK’in açıkladığı enflasyon verileri ve dış ticaret rakamları dönüyordu. Dün akşamın tartışması soğumadan yeni bir başlık açılmıştı. Tam o sırada eşimin sesi yükseldi: “Dün öğrencisi tarafından öldürülen öğretmeni gördün mü? Çok acı… Bu ülke nereye gidiyor?”
Bir an durdum. Hafızamın rafları karıştı. Geçen hafta bir milletvekilinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdiği onursuz selamı konuşmuyor muyduk? Ondan önce Meclis çatısı altında terör örgütü liderine statü verilmesi tartışması vardı. Uyuşturucu ve bahis operasyonları, gözaltılar, sert açıklamalar… Küresel cephede Davos’taki teknoloji zirveleri, 2026 Dünya Kupası hazırlıkları, kış olimpiyatları…
Hepsi üst üste geliyor. Daha bir gündemi tam anlayamadan yenisi eskisini süpürüyor.
Türkiye’de gündem artık akmıyor; yağıyor. Sağanak gibi. Hangi başlığın altında duracağımızı, hangi acıya odaklanacağımızı şaşırıyoruz. Bir yanda küresel savaş ihtimali, bir yanda mutfaktaki fiyat artışı, bir yanda sokaktaki şiddet. Aynı günün içinde, aynı zihinde.
Bu hızın yarattığı bir şey var: zihinsel yorgunluk. Olayların kendisinden çok, peş peşe geliş biçimi yoruyor. Bir krizi sindiremeden diğerine geçiyoruz. Tepki verecek zamanı bulamadan yeni bir şokla karşılaşıyoruz. Sonunda zihin kendini korumak için bir mesafe koyuyor. Belki de buna alışmak diyoruz.
Oysa alışmak çoğu zaman sağlıklı bir kabullenme değil, bir uyuşma biçimi.
Kahvaltıdan sonra eşimle her zamanki kahve rutinimize oturduk. Fincanlarımızı yudumlarken eşim dün gece gördüğü bir rüyayı anlattı. “Kötü bir rüya görüyordum,” dedi. “O kadar gerçekti ki içinden çıkamadım. Sonra rüyada olduğumu fark ettim. Kendimi zorladım ve uyandım. Gözümü açınca derin bir nefes aldım. Oh be, rüyaymış.”
Elimdeki fincanla öylece kaldım. İçimden geçen tek cümle şuydu: Ben de bunu istiyorum.
Bu yoğunluğun, her saat başı üzerimize çöken gündem fırtınasının içinden bir anlığına sıyrılmak. Bir silkinişle uyanmak. Ama ne kadar çabalasam da olmuyor. Gözlerimi kırpsam da gerçeklik yerli yerinde duruyor. Ekrandaki alt yazılar değişiyor ama tempo değişmiyor.
Belki de asıl mesele krizlerin varlığı değil; krizlerin üst üste binmesi. Hiçbirine mesafe koyamamak. Hiçbirini tam olarak düşünememek. Her şeyin aynı anda önemli, aynı anda ağır ve aynı anda geçici hale gelmesi.
Eşimin rüyasından uyanmayı nasıl başardığını gerçekten merak ediyorum. Çünkü bu kadar “son dakika” arasında, hangimizin gerçekten uyanık olduğunu, hangimizin sadece gözleri açık bir rüyanın içinde dolaştığını ayırt etmek her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.