Aşağıda okuyacağınız not, beni yıllar öncesine, düşsel bir yolculuğa çıkardı. Konser için Antalya'da bulunduğum bir gündü; provam yoktu ve Antalya Arkeoloji Müzesi'ni gezmek istiyordum. Müze bahçesinde dolaşırken, tam giriş kapısının önünde, elinde sigarasıyla, saçları ve sakalları uzamış bir figür belirdi. Çocukluğumun ve gençliğimin idolü olan bu kişi, bir zamanlar Türk sinemasının zengin ve yakışıklı jönüydü. Sonraları ise toplumun sorunlarını filmlerinde cesurca işleyen, protest ve devrimci bir yazar kimliğine bürünmüştü. Onu görünce kendi kendime sormaya başladım: "Yanına gidip tanışsam mı? Ama ya o an kimseyle konuşmak istemiyorsa? Belki de rahatsız etmemeliyim..." Cesaretimi toplayıp yanına maalesef gidemedim. Müze kapısında kendisini sadece göz ucuyla izledim ve uzaklaştım.
Hayatta insanın "keşke" dediği anlar vardır ya, işte bu, benim o anlarımdan biri oldu. Çok sevdiğim bu kişiyle tanışamamak, hayatımda bir eksiklik olarak kaldı. Peki kimdi bu kişi? Sizi biraz daha merakta bırakacağım. Yazının devamında, özlemle andığımız bu kıymetli ismi tanıyacaksınız.
(**)Tayinci Çocuk Tahsin
Tahsin’in babası subaydı. Tayinci bir çocuktu Tahsin. Babasının görevi gereği Erzurum’a taşındılar. Okul yıllarında, bir oda içinde beş sınıf bir aradaydı. Tahsin ikinci sınıfa başlamıştı ama ne konuşabiliyor ne de okuyabiliyordu. Sonra bir tayin daha çıktı ve Erzurum’dan Kayseri’ye taşındılar. Okuyamayan ve konuşamayan Tahsin’i birinci sınıfa geri çektiler. Aliye Öğretmen adında genç bir öğretmen vardı birinci sınıflarda. Tahsin’in konuşması kekemelikle kesiliyordu. Diğer çocuklar okuldan gittikten sonra Aliye Öğretmen, her gün Tahsin’le çalıştı. Konuşma alıştırmaları tam bir buçuk yıl sürdü.
Bir gün Aliye Öğretmen ona,"En kolay söylediğin kelime nedir?" diye sordu.
"Hele," dedi Tahsin.
"Peki, bu kelimenin arkasına başka kelimeler ekle. Mesela 'Hele be, hele sen gel, hele git'
gibi..."
Tahsin denedi: "Hele be öğretmenim, hele sen gel öğretmenim..."
O gün, yıllardır süren sorun çözülmüştü. Beşinci sınıfta Tahsin, okul birincisi oldu. Aliye Öğretmen onu bilgi yarışmalarına hazırladı ve destekledi. Ama hayat yine tayinlerle doluydu. Kayseri’den İstanbul’a taşındılar. Tahsin çok çalıştı, makine mühendisi oldu. Yetmedi, bir daha okudu ve Gazetecilik Yüksek Okulu’nu da bitirdi.
Yıllar sonra Tahsin, Aliye Öğretmeni aramaya karar verdi. Kayseri PTT’den “Aliye” isminde kim varsa, hepsinin telefonunu aldı ve tek tek aradı. "Aliye isminde, şu yaşlarda, şu şehirde bir öğretmenim vardı. Onu arıyorum," diyordu
herkese. Sonunda bir kişi, "Sizin adınızı sürekli anan bir akrabamız var," dedi. Tahsin iz sürdü ve buldu. Öğretmeninin ellerinden öptü Tahsin. Tahsin, reklamlardan ve gösterişten uzak bir yaşam seçti. Dünyanın dört bir yanında yayınlanacak reklam tekliflerini reddetti. Şampuan, diş macunu, banka reklamlarına hep
"Hayır," dedi.
"Dünyada her şey para değildir," diyecek kadar da özgürdü.
Son tayini ise bu dünyadan ayrılışı oldu. 16 Eylül 2016'da sessizce göçtü aramızdan.
"Hele bir gitti..."
Hele saygıyla...
O, Tarık Akan’dı.
(13 Aralık 1949 - 16 Eylül 2016)**(alıntı)
Yeni yıl, yaşamaya çalıştığımız bu dünyada herkese sağlık, mutluluk, savaşsız günler
getirsin.