Bir ülkenin demokrasiden uzaklaştığını anlamak için artık tankların sokakta olmasına gerek yok. Parlamento kapatılmıyor diye, seçim sandığı kuruluyor diye ya da muhalefet konuşabiliyor diye her şeyin demokratik olduğu da söylenemiyor. Çünkü çağ değişti. Otoriterlik de biçim değiştirdi.


Bugünün yeni yönetim modeli, sandığı ortadan kaldırmıyor; sandığın sonucunu etkisiz hale getiriyor. İşte tam bu noktada karşımıza çıkan şey, modern zamanların en tehlikeli yönetim tekniği: hukukun siyaseti dizayn etmek için kullanılmasıdır.

Eskiden darbeler sabaha karşı bildiriyle gelirdi. Şimdi ise dava dosyalarıyla “ siyasi hayatımıza mutlak butlan” kararı ile yeni bir secim sistemi giriyor.

Muhalefet partileri seçimlere girebiliyor, kongre yapabiliyor, belediye kazanabiliyor. Fakat tam da o anda başka bir mekanizma devreye giriyor: soruşturmalar, iptal davaları, kayyum tartışmaları, siyasi yasak ihtimalleri, “mutlak butlan” gibi hukuk teknikleri…

Yani halka şu mesaj veriliyor:

“Sandığa gidin ama sonucu biz onaylamadıkça hiçbir şey değişmez.”

CHP kurultayı üzerinden yürütülen tartışmalar tam da bu yeni dönemin fotoğrafıdır. Bir siyasi partinin kendi delegeleriyle yaptığı kurultayın, aylar boyunca yargı koridorlarında tartışmaya açılması sıradan bir hukuk meselesi değildir. Bu durum, siyasetin doğal alanının giderek mahkeme salonlarına taşındığını göstermektedir.

Üstelik burada mesele sadece bir parti meselesi de değildir. Çünkü bugün bir partinin kurultayı tartışmaya açılır, yarın başka bir partinin belediyesi, öbür gün seçim sonucu, daha sonra ise doğrudan halk iradesi hedef haline gelebilecektir.

Asıl tehlike tam da burada başlıyor.

Çünkü geç dönem otoriter yönetimler, toplumu korkutarak değil, umutsuzlaştırarak yönetiyor. İnsanların sandığa olan inancını yavaş yavaş aşındırıyor. “Nasıl olsa değişmez” duygusu yayıldığında ise artık baskıya bile gerek kalmıyor. Toplum kendi içine kapanıyor, siyaset etkisizleşiyor, itiraz enerjisi sönüyor.

Bu yüzden bugün yaşanan mesele yalnızca hukuki değildir; doğrudan siyasal psikolojiyle ilgilidir.

İktidarını sürekli seçim üzerinden meşrulaştıran bir sistemin, aynı zamanda seçim sonuçlarını etkisiz hale getirecek yargısal rezerv alanları oluşturması büyük bir çelişkidir. Çünkü demokrasi sadece sandığın kurulması değildir; sandıktan çıkan iradenin korunmasıdır.

Bugün dünyada birçok ülkede benzer yöntemler uygulanıyor. Seçimler yapılıyor ama eşit koşullarda değil. Muhalefet serbest bırakılıyor ama sürekli kriminalize edilerek. Hukuk çalışıyor gibi görünüyor ama çoğu zaman siyasal alanı hizaya sokmanın aparatına dönüşüyor.

İşte otoriteden faşizme giden kısa yol tam da buradan geçiyor.

Bir sabah aniden değil…

Adım adım.

Önce kurumlar yıpratılıyor. Sonra hukuk araçsallaştırılıyor. Ardından seçimler etkisizleştiriliyor. En sonunda ise toplumun değişim umudu tüketiliyor.

Ve bir ülke, sandık hâlâ yerinde dururken demokratik niteliğini kaybetmeye başlıyor.

Bu nedenle mesele sadece bir dava kazanmak ya da kaybetmek değildir. Asıl mesele, toplumun “değişim hâlâ mümkündür” duygusunu koruyabilmesidir. Çünkü ihtimalin öldüğü yerde demokrasi de yaşamaz.